Gönderen: HAKI KARER | Haziran 9, 2017

GÜNEY KÜRDİSTAN’DA REFERANDUM


GÜNEY KÜRDİSTAN’DA REFERANDUM

   Çeyrek yüzyıldır federal bir yapıda yaşamını sürdüren Güney Kürdistan halkı, nihayet bağımsızlık yolunda mihenk taşı özelliğini taşıyan bir adım attı; halkın tercihine başvurmak için referandum kararı alındı. Bu karar, aynı zamanda daha baştan halkın tercihlerine saygı duyulmasını sağlayacak demokratik bir adımdır. Tepeden inmeci değil, halkla birlikte, halkın çoğunluğunun düşüncelerinin geçerli olacağı bir yapılanmanın yükselmekte olduğunu gösterir. Sadece bu kadar değil; Bölge genelinde demokratik gelişmelerin, barışçıl atılımların hız kazanmasına da vesile olacaktır. Yine siperlerinin arkasında gelişmeleri izleyen bazı çevrelerin elinden bir çok bahanenin alınmasını sağlayacaktır. Hiç kimse, halka ‘dikte edildi’, bağımsızlık sürecinde ‘demokratik yöntemlere ve kurallara başvurulmadı’ deme hakkına sahip olamayacak. Referandum hem içte, hem de dışta kimlerin hangi zemin üzerinde durduğunu netleştirecektir. Özellikle de içte ortaya çıkacak saflaşma, ulusal bütünlüğün sağlanmasına dinamiklik kazandıracağı için, bazı kargaşalıkların ve bir takım bilinmezliklerin en alt düzeye çekilmesini sağlayacaktır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Irak’la birlikte yaşamak için elinden gelen çabayı sürdürmeye çalışmıştır. Maalesef merkezi hükümetten aynı oranda karşılık bulamamıştır. Ne Kürt yönetiminin sınırlarının belirlenmesine yaklaşılmış, ne de Kürt halkının ekonomik sorunlarının çözümüne katkıda bulunmuşlardır. Buyrukçu davrandıkları gibi, hiçe saymaya da kalkışmışlardır. Ne olursa olsun, federal bir yapıdan beklenilen yaklaşımdan uzak kalmayı tercih etmişlerdir. Hele hele Kerkük konusunda Bağdat yönetimi bu güne kadar ayak sürümüştür. Hem de anayasa da belirtilmiş olmasına karşın, Kerkük’ün statüsünün belirlenmesinden yana tavır koymamıştır. 25 Eylül’de yapılacak referandum, Kerkük’ün de geleceğini belirleyecektir.

Özellikle de Nuri el-Maliki döneminde Irak çok tehlikeli ve kanlı mezhep çatışmalarına sürüklendi. İran’ın da desteğiyle Irak, giderek derinleşen mezhep çatışmaları sonucu, ölümün kol gezdiği bir ülkeye dönüştü. Bu durum ister istemez, Kürt halkını sürekli tedirgin hale getirdi. Kürt toplumu kendini güvende hissetmedi ve her an mezhep çatışmalarına çekilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Bağdat yönetimi tarafından giderek, biraz da bilerek terör örgütleriyle ‘hizaya’ sokulmaya ya da ‘terbiye’ edilmeye çalışıldı. Bir dönem El Kaide kullanıldı, sonra da İŞİD’in Musul’u ele geçirmesine ve en gelişkin silahlarla donatılmasına göz yumuldu. İŞİD denilen canavarla Güney Kürdistan teslim alınmaya çalışıldı. Öyle ki El Kaide ve İŞİD saldırılarını en fazla yoğunlaştırdığı dönemde Bağdat, Kürdistan’a karşı silah, para başta olmak üzere her türlü ambargoyu uyguladı.

Aynı anda bir çok sorunla boğuşarak bugünlere gelen Kürdistan Bölgesel Yönetimi, artık bir yol ayrımına gelmiştir. Sayın Mesut Barzani’nin sevk ve yönetiminde bağımsızlık için referandum tarihinin belirlenmesiyle, ulaşılması gereken hedef en net biçimde ortaya konulmuş olundu. Artık bu yoldan, gelinen bu noktadan geriye dönüş olması mümkün değildir. Hem içerde, hem de dışarıda yoğun bir çaba sarf edilmiştir. Uluslar arası planda yürütülen diplomasi trafiği sonucu, G.Kürdistan, çok önemli aşamalar katetmiştir. Bölgedeki Arap ülkelerinin küçümsenmeyecek bir kesimi bile en azından ses çıkarmama noktasına gelmiştir. Geçmişin Arap milliyetçiliği yerini az da olsa Kürdistan’la çıkar ilişkilerine bırakmıştır. Yani Kürdistan’ın bağımsızlık ilanı için hem bölge genelinde, hem de uluslar arası alanda koşullar gayet uygundur. Türkiye dahi geçmiş dönemlerdeki katı tavrını bırakmış, Kürdistan yönetimiyle hemen her alanda iyi ilişkiler içine girmiştir. Bu gün için ciddi bir engel olarak İran-Irak-Suriye yönetimleri görülmektedir. Bu cephe Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını engellemek için ciddi çabalar içinde. Bu günkü koşullarda Kürdistana karşı açıktan savaş ilan etmeleri pek olanaklı gözükmemekte; ciddi bir dirençle karşılaşacaklarını bilmekteler. Uluslar arası konjöktür de böylesi bir savaş ilanına uygun değildir. Ama yine de İran, kullandığı bazı aracılarla Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni istikrarsız ve toprakları üzerinde denetim sağlamaktan aciz olarak göstermeye çalışmakta. Güney Kürdistan’ı Kosova’ın statüsüyle aynı düzeyde tutmanın çabası içinde. Şengal’de sürdürülen provakasyonların bir amacı da budur.

Bağımsızlık için yapılacak 25 Eylül 2017 referandumunda ezici bir çoğunluğun, % 90 lara varan oranla kabul göreceğine inanıyorum. Sürec içinde G.Kürdistan’ın kazanacağı bağımsızlık, Ortadoğu’da barışçıl olmayan ortamın düzelmesine katkılar sunacaktır. Yine Bölgede demokrasi ve özgürlüklerin gelişip güçlenmesinde önemli rol oynayacaktır.

Baki Karer

09.06.2017

Gönderen: HAKI KARER | Haziran 3, 2017

Hendekleşen ‘Ekolojik Özyönetim’


 

Bu yazımı çok öncelerden yazdığım halde bir türlü yayımlama fırsatı bulamamıştım. G. Kürdistandaki gelişmelere bakılırsa, yine bu makalenin yazıldığı dönemde izlenen aynı kirli hendekleşme oyunları oynanmakta. Yazının dönemi geçmiş olmadığı kanısındayım.

Hendekleşen ‘Ekolojik Özyönetim’

   Günlerdir gazeteler, televizyonlar Sur, Cizre ve Silopi’de yaşanan çatışmalarla ilgili haberler veriyor. Özellikle PKK-HDP cenahından verilen haberlere bakılırsa, ismi geçen bu şehirlerde sokak aralarında herhangi bir çatışma yaşanmıyor; polis ve asker hareket eden sivilleri öldürüyor. Hatta bu cenah, devletin Sur’da, Silopi’de ve Cizre’de kitlesel katliamlar, soykırımlar yaptığı yönünde iddialarda bulunuyor. Böylesi iddialar, bilinen odakların propaganda gücünü kullanmadan öte bir şey değildir. Bunlar, geliştirdikleri provakasyonları anlaşılmaz kılmanın canhıraş çığlıklarıdır. Oysa geçmiş tarihsel süreçte olanlarla şu anda bu bölgelerde yaşananlar arasında hiç bir bağlantı yoktur. Şu anda olup bitenleri kavramamız için olgulardan değil, olaylardan hereket etmek zorundayız, yoksa PKK-HDP’in yaptıklarını kavrama olanağı ortadan kalkar.

PKK/HDP ne yapmak istiyor?

   Bilindiği üzere, uzun bir süre önce ‘Demokratik Özerklik’ denilen ne idüğü belirsiz bir şey ortaya atıldı. İleriye sürülmüş olan bu düşüncenin kim veya kimler tarafından ortaya atıldığı aslında bilinmemektedir, zaman zaman Diyarbakır meydanında halka okunan mektuplar misali. Son bir kaç aydan bu yana, PKK-HDP’nin hendekleşmesiyle birlikte ‘Demokratik Özerklik’ ve ‘Özyönetim’ daha sıkça tartışılır oldu. Hendekçi cenah, yürüttüğü olanca çabalara rağmen, savlarına bir türlü çözüm getiremedi. Sorunu, ‘Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar’dan öte bir noktaya taşıyamadılar; kimse de taşımalarını beklemedi zaten.

   Kürt halkını sürü yerine koyan PKK-HDP’nin, hendekleşerek ya da kazdıkları çukurlardan ‘Özyönetim’ diye bas bas bağırmalarına, kitlelerin bir anlam vermesi mümkün değildi. Her zaman söyledim; bu bayların Özyönetim’ veya ‘Demokratik Özerklik’ dedikleri şey, belediye yetkilerinin arttırılmasıdır. O zaman sorarlar, sorun bu biçimde ele alındığı noktada, silaha ne gerek vardır? Eğer böylesi bir noktada işin içine silah karıştırılıyorsa, art niyet vardır demektir. Art niyet; Kürt halkının gücünü, yani toplumsal dinamiklerini bitirmedir. Nitekim şu anda Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da ve şimdi de Nuseybin’de yapılan budur.

   Bu bölgelerde ısrarla ‘direniş’den bahsedilmekte. Hangi direniş! Halkı ateşin ortasına atanların, halkı korkakça kendine siper edinenlerin eylemleri ne zamandan bu yana direniş olarak nitelendirilmiştir? Ortada tek gerçek vardır, o da; Kürt halkı iktidar oyunlarına kurban edilmeye çalışılmaktadır. Düşünce ve eylem biçimlerini Adalet ve Kalkınma Partisi karşıtlığıyla sınırlandırmış olan derin güçlerin ulaklığına oynanmaktadır. Geçici bir süreliğine de olsa, böylesi bir ulaklığa kabul edilmek için 15-16 yaşındaki Kürt çocuklarının boynunu kılıc altına yatıranlar, er veya geç bunun hesabını vereceklerdir. Ulaklığa kabul edildikleri oranda da kitleler üzerinde korku salmayı amaçlamaktalar. Kitlelerde korku ve paniği ne kadar egemen kılarlarsa, o kadar da ‘mutlak egemen benim’ diyebilmenin yolunu açmak istemekteler. Sonuçta; farklı düşünce içinde olan hemen her kesime, yaşam hakkı tanımamaya çalışmaktadırlar.

   PKK-HDP, yarattıkları güncel olaylar zinciriyle sorunların sağlıklı bir zeminde tartışılmasının önüne geçmeyi amaçlamaktadırlar. Buna bir anlamda mağduriyet edebiyatı yaratma da diyebiliriz. Ölüm kutsanmakta; Kürt halkının günlük olağan yaşantısının bir parçası haline getirilmeye çalışılmakta. Böylece ölümü kutsayan geniş çevreler yaratıp, yarattıkları bu çevreler aracılığla daha geniş kesimleri abluka altına almaya, farklı sesleri, farklı renkleri duyulmaz ve görünmez kılmaya çalışmaktalar. Ölümler, cinayetler doğallaştığı oranda toplumsal direnç etkisiz hale getirilir. PKK’nin ölümleri kutsaması işte bu nedenledir. Egemen kılınmak istenen böylesi bir mağduriyet pisikolojisine kapılıp, ölümleri kutsama zeminine düşülmemeli. Yani ‘Özyönetim’ kılıfı altında Kürt halkına karşı estirilen terörle birlikte ölümler, cinayetler kutsallaştırılmak istenmekte. İzlenen bu taktik, İspanya iç savaşı döneminde faşistlerin taktiğidir. Unutulmamalı, İspanya iç savaşında ‘Yaşasın ölüm’ diye haykıranlar kimlerdi?

   PKK yerleşim noktalarına saldırdığında devlet karşılık verdi. Bir çok çevre hemen ‘Devlet katliam yapıyor’ diyerek protestolara başladı. Devlet eğer katliam yapıyorsa, ya da yapacaksa niye başka bölgelerde değil de, Cizre’nin, Sur’un bilmem ne caddesinde yapsın? Katliam için bazı mahallelerin sokak aralarının seçilmesinin bir nedeni var mı? PKK-HDP zemininde sorunları tartışmayı yeğliyenlerin bu konuda somut nedenler ileri sürmeleri gerekir. Ama herkes bilir ki, eğer hendekler Diclekent’te, Ofis’te ve Vilayet’te kazılsaydı, ölümler bu derece kutsanır hale getirilemezdi, şehitlik nutukları atılamazdı.

   15-16 yaşındaki çocukları ölüme göndererek ‘direniş’ den bahsetme, olmayan kahramanlıkları ayyuka çıkarma, değer yaratmayanların işidir. Bunlar, aynı zamanda korkak ve cahildirler. Kendini tanıma çağında olmayan çocuklardan kahramanlar yaratmaya çalışma, korkaklığın dışavurumudur. Bu tür hareket tarzı, toplumda ölü seviciliğini yaygınlaştırma çabalarıdır. PKK’nin Sur’da ve daha bir kaç mahallede uygulamaya koyduğu proje de budur. Bu projenin de çok yönlü amaçlara hizmet ettiği de aşikârdır. Yani sahte direniş ve kahramanlık hikayeleri gerçeklerin örtülenmesini sağlayamaz.

   Hendekleşme olayına bir başka açıdan daha bakmak gerekir. PKK-HDP ‘Özyönetim’ ilan ettiklerini söylüyorlar. Bir güç bir yerleşim yerinde özyönetim ilan ediyorsa, oranın denetimini ve her türlü emniyetini sağlamış demektir. Ama bu baylar Özyönetim ilan ettikleri yerleri Neronvarice ateşe verdiler; yakıp yıktılar, şehirleri tümüyle yaşanmaz hale getirdiler. Patlattıkları bombalarla çocuk, kadın, yaşlı demeden insanları havaya uçurdular. Canını zor kurtaran halk, çareyi kaçmakta buldu. Demek, PKK-HDP’nin ‘Özyönetim’ dediği, böyle bir şeymiş! Böylece bir kez daha gerçek niyetlerini açığa vurmuş oldular. Bunca ölüm olaylarından sonra da ‘Vurduk, kırdık, öldürdük ama hata yaptık’ diyebilecek kadar da arsızlıklarını gösterebiliyorlar. İzlenen bu strateji, karanlık güçlerle elele Kürt halkını arkadan hançerlemedir.

   Sur’da, Cizre’de, Nuseybin’de ve daha bir çok yerde kazılan çukurların ve hendeklerin sadece içte iktidar oyunlarıyla sınırlı olmadığını artık herkes biliyor. Hendekleşmeyi Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız düşünmenin olanağı yoktur.

Kürt halkı Ortadoğu’nun mezhep kavgalarına çekilmek isteniyor

   Ortadoğu’da yeni sınırların belirlenmesinde kullanılmaya çalışılan önemli faktörlerden biri de, mezhepler, dinler ve milliyetler arası çelişkilerdir. Bir süre önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde milliyet farklılıkları kullanılmaya çalışıldı. Kürtler’le Türkmenler, Araplar’la Kürtler, Araplar’la Türkmenler arasında yapay çelişkiler yaratılarak Kürdistan yönetimi iç çatışmalara çekilmek istendi. Bu tür yöntemlerle içten zaafa uğratamayacaklarını anlayınca, bu sefer de bayatsımış bir başka çelişkiyi, yani dinsel farklılıkları kullanmaya çalıştılar. Özellikle Ezidi’lerle Kürt’ler arasında çatışma çıkarmak istediler, hatta az sayıdaki Hristiyanlar’la Kürtler çatıştırılmaya çalışıldı. G.Kürdistan’da oynanmak istenen tüm bu oyunların başını, her zaman olduğu gibi PKK çekti. PKK sahnelemek istediği bu provakasyonlarda elbette tek başına hareket etmedi; hemen her zaman ve her dönemde destekçileri vardı. Son olarakta Kerkük’de ‘Özyönetim’ tangosu oynanmaya çalışılmakta. Kimlerle işbirliği içinde, kimlere karşı olduklarını artık bilmeyen yok. Kerkük’de ve başka bölgelerde başarılı olma şansları var mı diye soracak olursak, verilecek yanıt, kesinlikle hayır. Nuseybin’de, Cizre’de sağladıkları ‘başarının!’ bir benzerini de Kerkük’de elde etmeleri kaçınılmazdır.

   Özellikle G. Kürdistan’da bu yönlü provakasyonların amacı, hiç söylemeye gerek yok ki, Kürt halkını din ve mezhep kavgaları içine çekmedir. Bağımsızlık ilanın tartışıldığı bir evrede böylesine suni kavga çemberine girmek, Kürdistan Bölgesel Yönetimi için bir felakettir. Bölge’de İran-Ruya Federasyonu-Irak ve Esad Yönetimi bir cephe oluşturmuştur. Bu cephe, Bölge’de ayak işlerinde, yani ‘Çaycı Oğlan’ olarak PKK’yi kullandığını saklamamaktadır. Özellikle İran, G.Kürdistan’a yönelik entrikalarını PKK eliyle sahnelemektedir. Cizre, Şırnak ve Sur’da kazılan hendeklerin bir amacı da, Kürdistan Bölgesel yönetimi’ni abluka altına alma politikasıdır. Şengal ve Kerkük’te geliştirilmek istenen provakasyonlarla Sur ve Cizre’de kazılan hendekler birbirinden bağımsız değildir. Kürt Bölgesel Yönetimi hem ekonomik alanda, hem de siyasal alanda boğulmaya çalışılmakta. Böylece Kürt halkı, Tahran-Bağdat-Şam hattına mahkum edilmek istenmekte.

   PKK’ye verilmiş olan görevler sadece bunlarla sınırlı değil; hem B.Kürdistan’da, hem G.Kürdistan’da ve aynı zamanda ‘Özyönetim’ilan ettiği yerleşim yerlerinde çevre kirliliği yaratmadır. PKK demek aynı zamanda çevre kirliliği demektir. ‘Ekolojik çözüm’ler adına çevre kirliliği ve göç politikası uygulanmakta.

   PKK önümüzdeki süreçte, Ankara-İstanbul bağlantılı derin güçlerle ittifak halinde,Tahran-Şam-Bağdat hattının, zaman zaman da Pentegon’un istekleri doğrultusunda provakasyonlarına, cinayetlerine devam edecektir.

Baki Karer

14.03.2016

Gönderen: HAKI KARER | Nisan 30, 2017

REFERANDUM VE MUHTEMEL SONUÇLARI


 

REFERANDUM VE MUHTEMEL SONUÇLARI

Referandumlar Gereklidir

16 Nisan 2017’de yapılan referandumla anayasanın 18 maddesi değiştirildi. Halk tarafından kabul gören değişiklik sonucu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelmiş oldu. Her ne kadar ismi böyleyse de, aslında başkanlık sistemine geçilmiş oldu diyebiliriz. Belki Amerika Birleşik Devletleri benzeri bir başkanlık sistemi değil ama yine de Türkiye koşullarında bir başkanlık sistemidir. 12 Eylül cuntasının 82 anayasasıyla cumhurbaşkanlığına tanıdığı yetkiler, 16 Nisan referandumuyla kabul edilen değişikliklerdeki yetkilerden hiçte az değildir. Bu nedenle anayasa değişikliği üzerine aylardır estirilen fırtınalara anlam verme oldukça zor.

Bu süreçte kendini ‘demokrat olarak nitelendiren birçok kişi ve çevre, sıkça halka danışılmasından rahatsız olduklarını açıkça söylemekten çekinmedi. Türkiye’de halkın yeterince eğitimli olmadığını, dolayısıyla seçme ve sorgulama yapamayacağını söyleyip durdular. Nitekim aynı teraneyi, oylamanın hemen sonrasında, daha bir pervasızca dillendirdiler. Bunlar otokrasi hayranı seçkinleridir; herkes bilir. Hatta daha da ileri giderek, kısa aralıklarla halka gidilmesinin toplumda bölünmelere neden olacağını bile iddia ettiler. Yani halk adına düşünenler olarak, halk adına akıl yürütebileceklerini ve her türlü kararı verebileceklerini geveleyip durdular. Buyurgan, monarşist olduklarını toplumda bölünme korkusuyla örtülemeye çalıştılar. Bu seçkinler safında yer alan kendini ‘sol’ diye tanımlayanların olması, hiçte şaşırtıcı değildi. Aslında bunlar, ataerkilliğin klasik tipolojileridir. Bir yandan otoriterliğe karşı olduklarını söylediler, öbür yandan birey ve özgürlüğün karşısına dikildiler. Hem ticaretten, hem de ‘asillik’ten geri duramayan beynamazlar…Girişimcilik ruhuna, cesarete sahip olmayan bu çevreler, kurulu düzenin nimetleriyle yetinmeyi temel alan çevrelerdir. Çünkü kurulu düzenin çöplüğünde didinme daha kolaylarına gelmekte. Referandum söz konusu olduğunda tek akıl değil, birden fazla aklın kollektifliği gündemleşir. İşte halka gidilmesinden bu nedenle korkuluyor. Oysa temel bir çok konuda referanduma gidilmesi; bireye değer verilmesini, bireyin özgür olmasını sağlar, genel anlamda toplumun özgürleşmesine katkıda bulunur. Toplum özgürleştikçe kendine güveni artar, birey toplum arası ilişkilerin düzenlenmesinde olumlu rol oynar. Hem bireyin, hem de genel olarak toplumun sorgulama, doğru yargılara ulaşma yetisini geliştirir.

Referanduma karşı çıkma ayrı, ortaya çıkan sonucu eleştirme ayrıdır. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Bunları dile getirmemin nedeni, despotluğa karşı çıkma bahanesiyle son bir kaç ay içinde kimi çevrelerin ilericilik adına sergilediği sefaleti göstermek içindir. Demokrasi salt başına ne referandumlarla, ne de iktidar tayin eden seçimlerle izah edilir. Yani sadece sandık, demokrasiyi tanımlamaz.

Neden Başkanlık Sistemi?

Aslında başkanlık sistemi tartışmaları yeni değil. Dikkat edilmesi gereken nokta, başkanlık tartışmalarının Türkiye’de sermaye birikimiyle orantılı olduğudur. Tartışmalar, özellikle Turgut Özal döneminde yoğunluk kazanmaya başladı. Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra, Süleyman Demirel’de başkanlık sisteminin gerekli olduğunu savundu. Mecliste yeterli çoğunluğu bulamadıkları için ciddi girişimler içinde olamadılar. Bunun esas nedenlerinden biri de, askeri vesayetti. Ordunun siyasete müdahale gücü olduğu için geçmişte pek üzerinde durulamadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan meclisteki gücünü hesaba katmanın yanı sıra, Milliyetçi Hareket Partisi’ni de yanına alarak başkanlık sistemine geçişte ısrarcı oldu ve sonuçta da başardı. Bu arada Cumhuriyet halk Partisi’nin durumuna değinecek olursak; CHP, son 20-25 yıllık süreci değerlendiremedi. Üzerine sorumluluk almayan, şımartılmış zengin çocuğu rolünden sıyrılıp olgunlaşmak için bir çaba yürütmedi; oyun alanından diskalifiye olmasına rıza gösterdi. Şimdiki yakınması sadece timsah gözyaşlarıdır.

Türkiye’nin başkanlık sisteminde ısrarcı oluşunun en önemli sebeplerinden biri, küreselleşmedir. Bugün nüfusu seksen milyona dayanmış ve bölgesinde ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda iddialı olacağını söyleyen Türkiye, küreselleşme koşullarında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Bu nedenle de parçalı parlamenter sistemden kurtulup, hızlı kararlar alan ve uygulayan bir ülke konumuna gelmek istemekte. Getirilen sistemin güçler ayrılığı ve dolayısıyla demokrasiyle ne oranda uyumlu olacağı başka bir tartışma konusu. Bu noktada irdelenmesi gereken, küreselleşmenin Türkiye’yi bu noktaya getirmesidir.

Küreselleşme esas olarak 90’lı yılların başından itibaren, yani SSCB’nin dağılmasıyla birlikte tartışılır hale gelmeye başladı. Sovyetlerin dağılması ve ortaya çıkan daha birçok ülkenin kapitalist kalkınma modelini, yani kapitalist toplum inşasını temel almasıyla birlikte, yeni bir dünya düzenine doğru yol alınmaya başlandı. SSCB’nin dağılması ve bir de Çin’in dünya pazarlarına açılması, kapitalizme yeni bir şırınga, hatta bir süreliğine de olsa yaşanan krizlere çare oldu. Uluslararası tekellere büyük imkanlar sundu. Sosyalizm adına hareket edenler, her alanda özgürlükleri temsil etmeleri gerekirken, ‘özgürlüklere’ yenilmiş oldu. Küreselleşme döneminin ekonomi politiğine öncülük eden liberaller başarılı oldu. Kendini demokrat olarak nitelendiren kesim de, önemli ölçüde liberalleri takip eder konuma geldi.

Sermayenin uluslararası hareket tarzı başlarda devletlerden bağımsız olarak nitelendirilmişse de, aslında hiçte öyle değildi. Sanayileşmiş büyük güçler, ‘devleti küçültme’ bahanesiyle bir süreliğine kenara çekilmiş gibi gözükerek, yeni dünya düzeninin alacağı biçime göre kendilerini yeni baştan yapılandırmaya yöneldiler. Ama geri kalmış ve kalkınmakta olan ülkelere ise, devlet yapılandırmalarını zayıf düşürmek için ‘devleti küçültme’ politikasını dayattılar. Bir dizi zıtlıkları içinde barındıran küreselleşme, bir süre sonra şu veya bu boyutta, zaman zamanda beklemedikleri düzeyde uluslararasılaşmış dirençle karşılaşmaya başladı. Çünkü sermaye güçleri sadece girdikleri yeni pazarlarda acımasızca sömürü yapmadı, aynı acımasız sömürüyü kendi ülkelerinde de yaptı. Bu durum, sınıf mücadelesinin yeni bir biçim almasına neden oldu. Çünkü uluslararası sermaye eskisi gibi istihdam yaratmıyordu; hisse senetleri, kur farkları, döviz, borsa ve spekülasyonlarla paraya para kazandırıyordu. Burada çakılıp kalan küresel sermaye, tekrar ulus devlete yönelmeye, çıkış noktaları olan merkezlere yönelmeye başladı. İşin gerçeği; küresel sermaye, dünya ölçeğinde hareket ederken bağlı oldukları devlet yapılanmalarından bağımsız hareket etmedi. Bu gerçek şimdilerde daha iyi anlaşıldı. Dünya ölçeğindeki bu neo-liberal politikadan sonuçta sanayileşmiş bir kaç güç kazançlı çıktı. İşte Avrupa Birliği, bugün bunun sıkıntılarını yaşıyor; sermaye gücüyle başka devletlerin içine girmeyi kendine mübah gören Büyük Britanya, başkaları içine girmeye başlayınca AB’den ayrılma kararı aldı. Bu ayrılık, aynı zamanda uluslararası alanda, yeni bir mevzilenmeyi de getirmektedir.

Bu gelişmeler ışığında Türkiye hem bölgesinde, hem de uluslararası alanda rolünü etkin ve hızlı oynayabilmek için başkanlık sistemini tercih yoluna gitti. Dünya ölçeğinde küreselleşmenin getireceği yeni dünya düzeninde ortaya çıkacak mevzilenmede, yerini almanın başka çıkış yolunu bulamadı. Bir adım ileri iki adım geri veya tersi hareket biçimleriyle yeni düzen er veya geç kurulacak. Bu düzende birey, toplum, özgürlük, devlet, hatta kentleşme, hemen her alan yeniden tanımlanacak.

Türkiye’nin böyle bir sistemi tercih etmesi, bugün olmasa da yakın gelecekte üniter devlet yapılanmasında ister istemez gevşemeyi getirecektir. En basitinden Ankara merkezli şehirleşme dönemi bitmiştir; bunu sürdürme bile ‘zor’ uygulamayı gerektirir hale gelmiştir. Örneğin üniter devlet yapısına daha düne kadar sıkı sıkıya bağlı Fransa bile ipin ucunu gevşetmiştir. Yine karşımızda İspanya örneği var, hatta bir süre önce Büyük Britanya İskoçya’da referandumdan yana tavır koymak zorunda kalmıştır. Peki, Türkiye, özellikle de bölgesinde etkin siyasal ve ekonomik güç haline nasıl gelecek? Doksan yılı aşkın süreden bu yana devlet örgütlenmesine damga vurmuş İttihat ve Terakki anlayışıyla bir yerlere gelemediğini, hatta devlet yapısının kurumsallığını bile tartışılır olmaktan çıkartamadığını görmek zorunda. Terakkici ideolojik yaklaşımların toplumu köylülükten kurtaramadığı açık ortada. Geçmişte olan darbeleri bir tarafa bırakırsak, daha dün 15 Haziran darbe girişimi bile ‘bu devlet kimin devletidir?’ diye sormamızı gerekli kılıyor. Bu güne kadar varlığını sürdüren bu devlet, örgütlenmiş bir avuç elitin devletidir. Şimdi buna son verilmek istenmekte; Kürdü yok sayan bir anlayışla ne Ortadoğu’da, ne Balkanlar’da ve ne de Kafkaslar’da etkin rol oynayan bir ülke konumuna gelinemeyeceği düşünülmekte. Kürdü yok sayan, daha düne kadar kullanılan her Kürtçe kelime için para cezası kesen devlet geleneği terk edilmek zorunda. Başarılı olup olmayacağını göreceğiz. Kürdistan aydınları ve siyasetçileri ise, Türkiye’de devlet sisteminde ortaya çıkan değişikliği dikkate alarak, Ortadoğu ve uluslararası dengeleri gözeten düşünce ve politikalar geliştirmelidir.

Küreselleşme koşullarında Avrupa ülkeleri Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Uzakdoğu’da yaşanan gelişmelere göre saflarını belirginleştiriyorlar. Nazi akımlarının bu derece toplumda yer edinmeleri, olası savaş koşullarına toplumu hazırlama girişimleridir. Dikkat edilirse, liberallerle, demokratlar arasında neredeyse mesafe kalmamıştır. Bu durumu, liberaller ve sosyal demokratlar ‘gelen yeni düzenin altında kaldılar’ diye açıklamak, tam saflık olur. Ortadoğu’da kanlı çarpışmalarla yeni sınırlar çizilmeye çalışılırken, Çin Denizi’nde ve Kuzey Buz Denizi’nde yeniden bölüşüm için yeni mevziler kazılmakta. İşte Türkiye’nin neo-liberal politikacıları bu mevzilenmede şimdiden yerlerini almak istemektedirler.

Elbette başkanlık sistemine geçişte sadece bu tür gelişmelerin etkili olduğunu söyleyemeyiz. İttihat ve Terakki’nin bir ürünü olan Kemalizmle klasik dindar muhafazakar kesimin yüzyıllık hesaplaşması da sözkonusudur.

Baki karer

27.04.2017

Gönderen: HAKI KARER | Nisan 17, 2017

Referandum


 

16 Nisan 2017 referandumuyla birlikte Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa köklü bir değişim gerçekleşmiş oldu. Türkiye’ye resmen başkanlık sistemi getirilmiştir. Referanduma sunulan ve kabul edilen anayasa değişikliğinin Kürt halkına ne getireceği ve güçlü bir demokrasinin yerleşmesine ne oranda katkıda bulunacağı tartışmaları ayrı bir konu. Önümüzdeki süreçte bunlar tüm yönleriyle tartışılacaktır. Ama başkanlık sisteminin gelmesiyle birlikte en azından çok kültürlülüğün ve çok dilliliğin kabul gördüğü bir sürecin önünün açılması yüksek ihtimaldir. Çünkü başkanlık sisteminin gelmesi, aynı zamanda, Türkiye’nin son yüzyıllık sürecine damgasını vuran İttihat ve Terakki anlayışının son bulması demektir. Bu güne kadar Türk devlet yönetimine egemen olan Türkçü akımın milis gücü konumuna gelmiş olan PKK-HDP cenahına bu süreçte ihtiyaç duyulmayacağını söyleyebiliriz. Ekolojik-mekolojik, öz kültürel-öz yönetimci kandırmacalarla Kürt halkının tüm değerlerini çöpe atanların çöpe atılacağı bir dönemi yaşamamızı olanaklı kılacak çok neden vardır.

Baki Karer

2017.04.17


Haşdi Şabi-PKK-İşid Cephesi’nin Kürt Halkına Karşı Ortak Saldırısı

 

Son iki gündür Şengal’in Xanasor ve Sinune bölgelerinde Kürt peşmergelerle PKK arasında beklenen çatışmalar başladı. Devam eder mi veya ne kadar devam eder bilemeyiz. Ama belli ki Ortadoğu’nun derin karanlık güçleri PKK’yı Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı yoğun biçimde tekrar kullanmaya başladı. Önümüzdeki süreçte Kürt halkına karşı kanlı eylemler düzenlenirse hiç şaşmamalıyız.

Aslında Neçirvan Barzani’nin Ankara’yı ziyaretinin hemen arkasından Kürtlere karşı silahlı saldırılar başlatılacaktı ama Rojava’da ve Kandil’de yaşanan belirsizlikler şu anda yaşanan kanlı çatışmaları ertelenmesine neden olmuştu. Aylar öncesinden başlatılan ‘Bırakuji’ tartışmalarını hatırlamakta yarar var. Bu tartışmaların kimler tarafından başlatıldığı artık bir sır değildir. Emperyalist güçlerin yol göstericiliğinde bölgesel karanlık güçlerin silah ve para desteğinde Kürdistan Bölgesel Yönetimine karşı kirli savaş başlatılmıştır. Başlatılan bu savaş zaman zaman kesintiye uğrasa da devam ettirilecektir. PKK, Kuzey’de ve Batı’da efendileri lehine aldığı sonuçları Güney’de de almanın hırsı içindedir.Ama şimdiden sunu söyleyebilirim ki, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin egemen olduğu topraklarda yenilgiye uğrayacaktır. Bu sefer alacağı yenilgi, sahneden tümüyle çekilmesine neden olacaktır.

Bilindigi üzere PKK, bir süre önce Sur’da, Lice’de, Cizre ve Nuseybin’de kazdığı hendeklerde çatışmalar içine girmişti. Hendeklerde yapılan çatışmaların, İran’ın aktif desteğiyle yapıldığını bilmeyen yoktur. Öbür yandan Türk derin devlet güçleri, Alman derin devlet güçleriyle ittifak halinde çatışmalarda önemli roller oynadılar; Van’ı merkez seçen hem Alman’ya, hem de Türkiye derin devlet güçleri kazılan hendeklerde çatışmalara yön verdiler. Kürt halkının gücü Ankara’nın karanlık dehlizlerinde çizilmiş iktidar oyunları ve aynı zamanda İran’ın Ortadoğu’daki çıkarları için harcandı. İran’ın Şam’a kadar genişlettiği tel örgüleri koruma planıyla Türk ve Alman derin devlet güçlerinin ittifak halinde Ankara’da yürüttüğü iktidar oyunları çakışmıştı. Daha doğrusu, aynı anda birden fazla gücün çıkarlarının çakışması söz konusu olmuştur. Çıkarların ortaklaştığı, çakıştığı noktada zıt güçlerin yan yana gelmesinde yadırganacak bir şey yoktur. Aslında son dönemlerde Almanya ile Türkiye arasında yaşanan sorunların temelinde üçüncü köprü, üçüncü hava alanı inşaatı ve ihalelerde yaşanan anlaşmazlığın yanısıra, Alman derin devlet desteğinde Türk derin devlet güçlerinin iktidarı ele geçirme çabası vardır. PKK, bu kavgaların figüranlığını yapmıştır. Hendek kazılan şehirlerde on bin gencin ölüme gönderilmesinin arka planında yatan gerçekler bunlardır.

Hendek çatışmalarının devam ettiği süreçte karanlık güçlerin bir başka hedefi de PKK eliyle bölgenin demografik yapısının değiştirilmesidir. Bu hedefe ulaşılmadığını kimse iddia edemez; neredeyse üç yüz bin kişi evini barkını kaybetti ve Batı kentlerine göç etmek zorunda kaldı. Yine on binin üzerinde esnaf kepenk kapattı. Böylesi bir dönemde kepenk kapatmanın anlamı, iflasdır. PKK bölgenin demokrafik yapısıyla oynamayı ‘Ekolojik değişim’ olarak isimlendirmiştir. Yakın tarihte Ağrı, Zilan ve Dersim katliamını yapanlar bile bu derece sorumsuz davranmamıştır. Bu anlamda PKK, Kürt/kürdistan tarihinin en hain yapılanmasıdır. Yani PKK Kürt halkını yok etmeyi, Kürdistan denilen bir ülkenin isminin bile anılmasını yasaklamaya çalışan faşizan bir yapılanmadır artık. Bu gerçek görülmediği sürece, Kürt halkının ilerleme sağlaması pek olanaklı değildir.

Gelelim Batı Kürdistan’a; PYD bilmem YPG benzeri bir dizi harf sıralamalarından oluşan uyduruk isimler üzerinden tartışma yürütmenin ne kadar anlamsız olduğunu herkes bilir. Her bir harf sıralaması ile oluşturulan örgütler sonuçta PKK’dır. PKK Rojava’da Beşşar Esad’a her koşulda bağlılığını ispat etmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır; on binlerce gencin Türkiye’ye göç etmesini sağlamış, Kürt halkının ileri gelen politik şahsiyetlerini katletmiştir. Rojava’da Esad’ı aratacak faşizan bir baskı rejimini yerleştirdi. Muhalefet edenlerin bir çoğu işkencelerden geçirilerek ya öldürüldü, ya da tutuklandı. Bunlarla da yetinilmeyip Kürt ve Kürdistan adına ne varsa ayaklar altına alındı, Kürt bayrağı açanlar bile kurşuna dizildi. Bölgede direnç noktaları kırılmış, her alanda teslim alınmış toplumsal yapı inşa edilmeye çalışılmakta. Rojava sadece Esad güçlerine değil, ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda peşkeş çekilmekte. Zaman zaman oynanan kantonculuğun bile ne kadar yutturmacadan ibaret olduğu herkesçe bilinmekte. Rojava’nın binlerce genci Esad’ın ve ABD’nin çıkarları uğruna feda edildi. Bundan daha korkunç ne olabilir?

Kuzey ve Batı Kürdistan’da giriştiği yıkımlardan cesaret alan PKK, son üç gündür Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı saldırıya geçmiş durumda. Bu saldırının arkasında Tahran ve Bağdat’ın olduğu aşikârdır. Kürdistan Yönetimi’nin son dönemlerde uluslar arası alanda büyük destek aldığı bilinmekte. Bu durum esas olarak hem Tahran’da, hem de Bağdat’ta ciddi rahatsızlıklara neden oldu. Sayın Mesut Barzani ve yönetimine hemen her alanda desteğin yoğunlaştığı bir anda, PKK saldırıya geçirildi. Saldırıya geçerken de Mesut Barzani’nin Türkiye ile yaptığı görüşmeler bahane olarak ileri sürülmekte. Ama bu sefer elma ile armudu iyice birbirine karıştırmış durumda. Kürdistan Bölgesel Yönetimi ne Mesut Barzani’dir, ne de Kürdistan Demokrat Partisi’dir; bahsettiğimiz yönetim, belli bir coğrafi alan üzerinde hükümranlığı temsil eder. Devlet veya federatif yönetim, kendine ait hükümranlık alanını bir başkasıyla bölüşemez, bölüşmez. Kim bu hükümranlık alanına tecavüzde bulunursa, şiddetle yok edilir;egemen olarak ayakta kalmanın değişmez şartı budur. Yönetim bu tasarufu halk adına pratikte hayata geçirmek zorundadır, yani var olmanın ön şartı bu tasarufu halk adına kullanmadan geçer.

Bağımsızlık için diplomatik girişimlerin yoğunlaştı bir dönemde Kürt halkına ve onun yönetimine karşı saldırıya geçilmiş olması, PKK’nın Kürt/Kürdistan düşmanlığını tartışmasız hale bir kez daha getirmiştir. Şengal, Sincar ve başka alanlar üzerinde Tahran ve Bağdat adına işgal girişimleri yenilgiye uğratılacaktır. PKK’nın Kürt halkına karşı saldırılarında bu derece sabırsız davranmasının bir nedeni de, bağımsızlıktan sonra pabucunun dama atılması korkusudur. Varlık nedeni bağımsızlığı engellemeye bağlıdır. Görevini yeterince ifa edemediği noktada, taşeronluğunu yaptığı güçlerce terk edilecektir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin egemenlik alanına yapılan saldırılar, bu çerçevede değerlendirilmelidir. PKK’nin başlattığı saldırı, Haşdi Şabi ve İŞİD’le birlikte bir cephe saldırısıdır.

Baki Karer

6.03.2017

Gönderen: HAKI KARER | Şubat 13, 2017

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Hırçınlığı ve Referandum


Cumhuriyet Halk Partisi’nin Hırçınlığı ve Referandum – Baki Karer

    Anayasa değişikliği tasarısının Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasıyla birlikte gazetelerin birinci sayfaları ve televizyon haberlerinin ilk sırasını milletvekilleri arasında yaşanan tepişmeler ve yumruklaşmalar almaya başladı. Gerek muhalefeti, gerekse de iktidar partisini destekleyen gazete ve televizyon kanalları kavgaları, yumruklaşmaları eleştirecek yere, çıkan olayları mizansenleştirerek aktarmayı yeğlediler. Hatta gazeteler ve televizyonlar destekledikleri tarafın attığı yumruk ve tekmenin ne kadar gerekli olduğunu anlatabilmek için siyasal gerekçeler! öne sürecek kadar gülünçleştiler. Parlamentodaki yakışıksız davranışları, sahip olduğumuz kültürün bir parçası olarak sunmaya çalıştılar.     Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anayasa maddeleri tartışılırken ve her bir maddenin oylanması sırasında CHP’nin neden karmaşa ortamı yaratmak için kavga arayışı içinde olduğunu anlamak gerçekten çok zor. Çünkü Kavgayı başlatan ve sürdüren CHP idi. Koltuk değneği durumunda olan HDP’nin verdiği desteği de hesaba katmak gerekir. Muhalefet ediyormuş gibi gözüken her iki kesimin, bu göstermelik eylem biçimlerinin halkta yankı bulacağını sanmıyorum. CHP’nin bu davranış biçimi, politik düzlemde ne oranda çıkışsız bir noktada olduğunun da göstergesidir. Bugüne kadar ciddi bir biçimde cunta anayasasının değiştirilmesi yönünde hangi çabalarda bulunmuştur? Yürüyüşler, mitingler, kitlesel toplantılar vs. düzenlediğine şahit olmadık. Bu konuda yürüteceği aktif, ısrarlı çabalarında toplumun çoğunluğunun desteğini alacağını bildiği halde, direniş içine girmemiştir. Oysa faşist cuntanın anayasasını değiştirmek için her kesimle mutabakat arayışının başını çekebilirdi.

    CHP’nin bu derece hırçınlaşmasının altında çok daha farklı nedenler yatmaktadır. Bu günkü yönetim bu nedenleri araştırıp açığa çıkarma cesaretini gösteremiyor. Giderek daralmasının sosyolojik yönden irdelemesini yapmaya kalkışsa, içine girdiği kısır döngüden çıkış noktasını da bulacak. Böylesi bir tutum içine girme cesaret ister; çünkü bu yönlü bir arayış içine girme bile örgüt yapısında çok ciddi alt üst oluşları beraberinde getirecek. Bunun bilincinde olmadıkları söylenemez. Aslında CHP’nin yaşadığı dram tüm Avrupa ülkeleri için de geçerlidir Fransa’da veya Bazı Avrupa ülkelerinde sosyal demokratların iktidar olması bizi yanıltmamalı..  Orta ve küçük burjuva kesimlerinde yaşanan kayganlık, işçi sınıfının ekonomik konumu sosyal demokrat partilerin tabanının daralmasına neden olmakta. Geçmişin köylü-işçi dayanışması yok. Yine orta sınıfın katmanları arasında ekonomik ve sosyal yaşamda geçmişin ciddi makas açıklığı giderek azalmakta. Avrupa ülkelerinde ne orta kesimler, ne de işçi sınıfı mülk edinmede ciddi bir sorunla karşılaşmamakta. Pazar ilişkileri içinde bir esnafın ticaret yaparken aldığı risklerle, bir işçinin daha fazla mülk edinmede aldığı riskler arasında fazla bir farklılık yoktur. Bu nedenle özellikle ekonomik alanda sosyal demokrat partilerin uygulamalarıyla liberal partilerin uygulamaları arasında ciddi uçurumlar bulunmamakta. Hatta sosyal demokratlarda giderek daha sağa kayışın gözükmediğini söyleyemeyiz. İşçi sınıfının yoğun olduğu merkezlerde liberal politikalar daha fazla destek bulmakta. Bugün Fransa ve Almanya başta olmak üzere, İsveç gibi ülkelerde bile Nazist örgütlenmelerin ciddi boyutlarda oy toplamaları ve bunların da sosyal demokrat cephede ciddi tepkiyle karşılaşmaması düşündürücüdür. Avrupa’da milliyetçiliğin yükselişe geçmesi demek savaş riskinin her zamankinden daha fazla artması anlamını taşır. Yaşlı kıtada Türk, İslam ve genelde yabancı düşmanlığının bu derece zirve yapması boşuna değildir. Üstelik Nazist örgütlenmelere desteğin daha çokta orta sınıfın iyi kazanan kesimlerinden gelmesi üzerinde bir kez daha düşünmek gerekir. Geçmişin ‘dazlak’ ve ‘fukara’ kesimlerinin milliyetçiliği ile bugünkü küreselleşme döneminin savaş çığırtkanlığı yapan milliyetçiliği aynı değildir. Eğer bu farklılığı göremezsek giderek karmaşıklaşan siyasal sorunlara da çözüm bulamayız.

    Özellikle küreselleşme döneminde Avrupa ülkeleri için geçerli ekonomik ve sosyal koşullar, aşağı yukarı Türkiye için de geçerlidir. Bu gün Türkiye’de de ağırlık basan yön zenginleşmedir.  Daha önceki dönemleri bir tarafa bırakalım, 80 ve 90’lı yılların içler acısı fakirlik tablosu kaybolmuştur. En ücra köylerde bile modern binalar yükselmekte ve içleri çağımıza uygun yaşam sürdürmeyi sağlayacak her türlü modern araç gereçlerle döşenmekte. Örneğin  Türkiye’de nüfusa göre ev sahibi olma oranı yüzde 67,3, yine motorlu taşıta sahip olmada dünya ülkeleri arasında 60’cı sırada bulunuyor; her dört kişiye bir taşıt düşüyor. 2006’da maddi yoksunluk oranı yüzde 60,4 iken 2012’de bu oran yüzde 20,4 düşmüş, bu oranın içinde renkli televizyon, otomobil ve telefona sahip olma da var. Tüm bu rakamlar hiç de yabana atılacak rakamlar değil. Çizelgenin yönünün zenginleşmeden yana olduğunu göstermekte.

     Artık uzun yıllardan bu yana Türkiye’de şehirde yaşayanlar kırsal kesimde yaşayanlardan daha çoktur. Yani köylülük nüfusun az bir kesimini teşkil etmekte; genel nüfus içinde köylülüğün oranı %24 civarında seyretmektedir. Özellikle doksanlı ve iki binli yıllarda yoğunlaşan kırdan kente göçle oluşan ‘kenar mahalle’ler giderek kaybolmaya başlamıştır; hem ekonomik, hem de sosyal yaşam ve kültürel açıdan şehir merkezleriyle bütünleşme sürecine girmiştir. Geçmişte horlanan ‘göçmenler’ artık zenginlikte şehir merkezleriyle sadece yarışmamakta, aynı zamanda merkezlerde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu durum, ister istemez siyasal tercihlerde belirleyici rol oynamaktadır. Şeyh, ağa ve aşiret reisinin veya eskinin kasaba eşrafının tercihleri doğrultusunda oy kullanma dönemi çoktan sona erdi. Küreselleşme koşullarında pazar ilişkilerinin getirdiği çıkarlarla uyumlu siyasal tercihler yapılmakta. Yani nereden bakılırsa bakılsın, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanı hemen her yönden giderek daralmakta. Bu derece hırçınlaşmasının bir nedeni de budur. Tüm bunlara bir de sınıf  mücadelesi içinden çıkmamış olması, sınıfın partisi olmaması eklenirse, bu gün içine girdiği çıkmaz daha iyi anlaşılır. Halen ‘devlet kuran parti’ olmaktan gurur duyan, Kürdü inkâr eden CHP, kaygan bir zemin üzerinde duruyor. ‘Sosyal demokratım’ demekle sosyal demokrat olamaz. Tüm bunlardan sonra geçmişini irdelemeye artık gerek yok. Anayasa değişikliğinin mecliste görüşülmesi sırasında ve şimdi de referandum sürecinde CHP’nin gösterdiği hırçınlık, siyasi arenada alternatif olabilecek strateji ve taktikler üretememesinin ürünüdür; halen köylülüğe ve eşrafa özlem duyan bir CHP vardır. ‘İstemezük’lüğü de buradan kaynaklanmakta.

Referandum ve Taraflar
Son yıllarda ateşli tartışmaların yaşandığı her dönemde ‘toplum bölünüyor’ veya ‘toplum kutuplaşıyor’ söylemleri ayyuka çıkarılmakta. Nedenini anlamak mümkün değil. Kutuplaşma söylemi, ortaya çıkan sorunları tartışmaktan kaçınmanın bir aracı haline dönüştürülmüştür. Bu tutum, bir yönüyle de ‘sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış toplum’ düşüncesinin fark ettirilmeden empoze edilmesidir. Ortada toplumun ayrışması veya kutuplaşması diye bir şey yok. Sorunların açık açık ortaya konulması ve üzerinde tartışılması gerekir. Zaman zaman sert ifadeler kullanılsa da, böylesi tartışmaların gerekliliği inkâr edilemez. Sonuç olarak referandumlar, toplumlarda kutuplaşmayı getirmez.     Türkiye’de başkanlık sistemini getirmede diretenlerin başında Adalet ve Kalkınma Partisi gelmektedir. Bir süre sonra buna Milliyetçi Hareket Partisi de eklendi; bu iki partinin oylarıyla anayasa değişikliği referanduma götürülmekte. Bu iki partinin son genel seçimde aldıkları oy oranlarının, referanduma yansıyıp yansımayacağına dair tartışmalar sürüp gitmekte. Toplumun genelde başkanlık sisteminin ne olup olmadığı konusunda yeterli bilgiye sahip olduğundan pek emin değilim. Propaganda süreci, kitlelerin yeterli bilgiye sahip olmasında aracı rolü oynayabilir.     Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen anayasa değişikliği kısa bir süre sonra referanduma götürülecek. Evetçi ve Hayırcı cephe birbiriyle yarışacak.  Hayırcı cephe oldukça geniş yelpaze oluşturmakta; CHP, HDP-PKK, Vatan Partisi’inden Yeşil Sol’a kadar bir çok parti ve grup anayasa değişikliğine karşı bir çatı altında birleşmiş durumda. ‘Ulusalcı’ denilen bu kesim, ‘imtiyazsız kaynaşmış kitle’ye ne kadar da özlem duymuş… Böylesi bir ‘Hayır’ cephesinin kurulmuş olması aynı zamanda ülkemizde siyasal gelişmelerde etkinlik gösterecek düzeyde devrimci sol cephenin olmadığının en bariz ispatıdır. Sol adına ortaya çıkmış bu parti ve gruplar, küreselleşme döneminde kendi içinde ayrışmaya uğramış klasik Kemalizmin varyantlarıdır; aynı potanın ilmekleridirler. Ama hakkını yememek için bu yelpazede HDP-PKK cenahını biraz farklı değerlendirmek gerekir; bunlar, ‘Bonapartçı İmparatorluğun’ muhafız alayı konumundadır; verilecek emirleri uygulamaya hazır ve nazır korumalar…

    Hayırcı cephenin en belirgin özelliği, Kürt / Kürdistan düşmanlığıdır. Anayasa değişikliğine karşı çıkarken, kitlelerde korku ve panik havası estirmekte; ‘Eğer başkanlık gelirse, Kürtlere Özerklik verilecek’ sloganını ön plana çıkarmaktalar. Türk halkında ‘bölünme’ fobi haline getirilirken Kürtler’de de, ‘katliama uğrarsınız’ korkusu yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Bu noktada şu soruyu sormakta yarar var; faşist cunta anayasasının devamından yana tavır koyma, Kürtler açısından daha fazla özgürlük ifade eder mi?     ‘Ulusalcı Cephe’nin propaganda ve sorunu değerlendirme tarzına bakıldığında, kendi içinde tutarlılıktan uzak olduğu rahatça görülecektir. Anayasa değişikliğine ‘Hayır’ diyorlar ama şimdiki sistemin içinde barındırdığı çelişkileri dillendirmekten uzaklar ve üstelik bu çelişkileri nasıl gidereceklerine dair hiç bir çözüm yolu göstermemekteler. Örneğin cumhurbaşkanının mevcut yetkilerine ve halk tarafından seçilmesine bir itirazları yok. Ayrıca cumhurbaşkanlığının mevcut yetkilerle halk tarafından seçilmesinin getirdiği tezatlıklar tartışılmamakta; hukuki alt yapısı olmayan şimdiki sistem, meşru olarak kabul edilmekte. Hayırcı cephenin öne sürdüğü bir argüman da, başkanlık sistemine geçişle birlikte diktatörlük kurulacağıdır. Bu sav, düz mantık yürütmekten başka bir şey değildir. O zaman sormak gerekir; Kenan Evren faşizmini üreten hangi sistemdir? Demek ki parlamenter sistem demokrasi için tam bir garantörlük sağlayamamakta. Parlementer sistem de kendi içinde diktatörlük  tehlikesini barındırmaktadır.

    Referandumda ‘evetçi’ kesimi oluşturan ağırlıklı olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Milliyetçi Hareket Partisi’de aynı safta yer almakta. Adalet ve Kalkınma Partisi ağırlıklı olarak muhafazakâr tabanı temsil etmekte. Ama liberal ve Kemalist kesimlerden de oy almakta. On beş yıldan bu yana iktidar olmasına karşın henüz muhafazakâr bir çizgi üzerinde kurumlaşmış bir parti konumuna geldiği söylenemez. Halen gel-gitler yaşamakta; bu duruma neden de baştan cemaatçi kesimleri içine alacak biçimde örgütlenme tarzını seçmiş olmasıdır. Şu anda klasik muhafazakâr çizgi ile milliyetçi İslam çizgisi arasında bir arayış içinde. İktidar konumundayken parti olarak kurumlaşmasını sağlayamazsa, muhalefete düştüğünde örgütlenmesine istikrarlılık hiç kazandıramaz. Günümüzde çizgi tutturma ve istikrarlı örgütsel yapıya kavuşma demokrasiyi içselleştirmeyle bağlantılıdır. Önümüzdeki süreçte, özellikle de cumhurbaşkanlığını elinde bulundurduğu süreçte demokrasiyle arasını giderek açarsa, varlığını sürdürme olanağı yoktur. Demokratik uygulamalara direnen, gelişmiş bir demokrasiye geçişin karşısında set konumuna gelen AKP, ekonomik ve sosyal alanlarda tam anlamıyla başarısızlığa düşer. Özellikle ekonomik alanda başarısızlığa düşen hangi iktidar partisi olursa olsun, akıbeti ANAP ve Doğru Yol Partisi’nden farklı olamaz. Yani demokrasi alanında ne kadar ilerleme kaydedilirse o kadar da ekonomik ve sosyal alanlarda gelişme sağlanır.  Neo-liberal ekonomi politika uygulayıcısı iktidar partisinin bunun bilincinde olduğu kanısındayım.

    Sonuç olarak, düşünerek, tartışarak en doğru yolun bulunacağına olan umut kaybedilmemelidir. İçinde bulunduğumuz koşullarda Kürt halkı, ‘Ulusalcı Cephe’nin çıkarları doğrultusunda at başı olarak kullanılma girişimlerine karşı tavır almalıdır.
12.02.2017

Baki Karer

 

Gönderen: HAKI KARER | Ocak 21, 2017

TAŞERONLARIN ENTRİKACILIĞI


TAŞERONLARIN ENTRİKACILIĞI

   Aslında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmekte olan Anayasa değişikliği üzerine görüşlerimi belirten bir yazı kaleme almaya başlamıştım. Ama internette bazı web sayfalarında gezinti yaparken, çok ilginç bir habere rastladım. Haber, sayın Mesut Barzani ile ilgiliydi; Barzani’nin istifa ettiğini iddia ediyordu. Gelişmeleri yakından takip ettiğim için çok şaşırdım. Haberi bir kez daha okuduğumda anladım ki, uydurma bir haber. Aslında haberden ziyade, makale biçiminde kaleme alınmış köşe yazısı. Ama ne olursa olsun, makale veya haber metni, kendi içinde bir yığın çelişkilerle dolu. Art niyetle kaleme alındığını anlamamak için tam bir aptal olmak gerekiyor. Sözcüklerin itina ile seçilmiş olmasına karşın, masa başında bir yerlerin talimatıyla kaleme alınan bir haber olduğu hemen anlaşılıyor; biraz geveleyerek önce istifa ettiği söyleniyor, sonra haber kaynağı olarak başka bir web gazetesi öne sürülüyor. Aslında yalan haberi veren kendisi. Yazıyı kaleme alanda, kendini açığa vurmanın verdiği dengesizlikleri fark etmeme mümkün değil.

   Mesut Barzani’nin Davos’a Dünya Ekonomik Forumu toplantılarına gitmeden önce haberin ortaya atılmasını, kimse bir rastlantıdan ibaret olduğunu söyleyemez. Çünkü Kürt Bölgesel Yönetimi başkanı olarak böyle bir toplantıya Mesut Barzani’nin davet edilmesi, çok önemli bir gelişmedir. Böylesine geniş çaplı uluslar arası bir toplantıda Kürdistan’ın temsil edilmesi bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Uzun, sabırlı, bir dizi tuzaklarla dolu bir mücadelenin ardından bu noktaya gelinmesi, verilen mücadelenin meyvelerinin toplanmasıdır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından izlenen strateji ve taktiğin doğruluğunun bir sonucu olarak Davos’a gidilmiştir.

   Peki, Kürt halkının elde ettiği bu başarıdan kimler rahatsız olur? Böylesi anlarda verilecek klasik yanıtları hemen herkes tahmin eder. Hiçte öyle tahmin edilenler değil; bu sefer esas rahatsız olanlar, kendini ‘Kürt’ olarak tanımlayanlardır. Nasıl Kürtler’se… Şöyle ‘Kürtler’; ‘Kerkük Kürt şehri değildir, Irak’a aittir’ diyenler. Hatta bunlar bir aralar ‘Kerkük’te ‘Öz yönetim ilan edeceğiz’ diye yanıp tutuşmuştu. Dahası var, Kerkük’le yetinmeyip şimdilerde Şengal’de Kantonculuk peşinde koşmakta. İşte yalan istifa haberlerinin yaygınlık kazanması için hummalı faaliyet içinde bulunanlar, bunlardır. Ama haklarını yememek gerekir, bu sefer yalnız başlarına değillerdi; hem G. Kürdistan’ın içinden, hem de Haşdi Şabi’den müthiş destek aldılar. Daha Davos’a ayak basmadan Mesut Barzani’nin ayakları altından halıyı çekmek istediler.

   Hem Şengal’de oynanmak istenen provokasyonların, hem de Mesut Barzani hakkında verilen yalan haberlerin perde arkasında, Kürt Bölgesel Yönetimi’ne karşı darbe girişimlerinin bulunduğunu söylersek, hiçte abartmış olmayız. PKK’nin G.Kürdistan’da son dönemde bazılarıyla birlikte ittifak halinde bir takım girişimler içinde bulunması, dikkat çekicidir. Bu girişimler, bir yönüyle 15 Temmuz öncesi Türkiye’de yaşananlarla benzerlik içermektedir. Bir iktidarın uygulamalarını herkesin beğenmesi mümkün değildir, dolayısıyla iktidara karşı hoşnutsuzlukları dile getirme hakkını kimse kısıtlayamaz. Ama eleştiri hakkının arkasına sığınarak işi darbeciliğe götürme, kabul edilemez. Darbeci anlayışa hizmet eden ayak oyunlarıyla, eleştiri hakkı kesinlikle birbirine karıştırılmamalı. İşte, Mesut Barzani’nin daha Davos’a gitmeden yalan istifa haberlerini yaygınlaştırma, darbeci anlayışın kendini ele vermesinden başka bir şey değildir.

   Bu yalan haber; Kürt halkının kazanımlarını uluslar arası platformda yok göstermeyi amaçlamıştır. Ayrıca Kürdistan yönetimini gayrı meşru göstermeye çalışmıştır. Kim veya kimler adına bu oyunun tezgahlandığını artık herkes görmelidir. Bu girişimin baş aktörü, hiç kuşku yok ki İran’dır. İran’a taşeronluk yapan güçlerin başını çeken PKK, Kürt halkının kazanımlarını ‘hiçe’ indirgemeye kalkışmıştır.

   Kürdistan Bölgesel Yönetimi hemen her alanda yaptığı atılımlarla büyük başarıların altına imza atmıştır; Ortadoğu’nun belirgin olmayan koşullarına rağmen ekonomik ve askeri alanlarda çok ciddi adımlar atmış, toplumun refah düzeyini yükseltmede başarılı olmuştur. Her şeyden önce, Bölge’de yaşanan onca karmaşaya karşın, demokrasi alanında komşu ülkelere örnek olacak biçimde cesaretli uygulamalar içine girmiştir. Atılan bunlar ve benzeri adımlar sonucudur ki bölgesinde bir irade, güç olma konumuna yükselmiştir. Böylesi gelişmeler dikkate alınırsa, taşeronların asılsız haberlerden niçin medet umdukları kendiliğinden açığa çıkar. Bu taşeronlar, yalanlarla, dedikodularla Kürt halkını infiale sürükleyip, ortaya çıkacak kargaşa ortamında ulusal güçleri tasfiye etmeyi ummaktadır. Taşeronlar ne tür çabalar içinde bulunurlarsa bulunsunlar, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni, daha doğrusu ulusal güçleri tasfiye etmeye güçleri yetmeyecektir.

Baki Karer

21.01.2017

Gönderen: HAKI KARER | Ocak 4, 2017

KANLI YILBAŞI


Kanlı Yılbaşı

    Yeni yıl, Reina eğlence yerine yapılan silahlı ve bombalı baskınla kana bulandı. Sonuç; 39 ölü 69 yaralı. Çok korkunç, ürkütücü bir tablo. Kolay kolay unutulmayacak bir yılbaşı gecesi yaşamış olduk, hem de koca İstanbul’un göbeğinde.

    Eskiden yılbaşı yaklaştığında giyeceğimiz yeni elbiselerimiz üzerine kafa yorardık. Hele komşularla birlikte kurulacak sofra telaşı vardı ki, zamanın nasıl geçtiğini bilmezdik. Saat 24.00’de yaklaştığında herkes, birbirini kucaklayacağı anı dört gözle beklerdi.

    Peki şimdi ne oldu? Bu soruya çok yönlü yanıt verilebilinir; hoşgörüsüzlük, ötekileştirme, kimlik arayışı, cemaatleşme, vatandaşlıktan kulluğa doğru bir kırılma, gelir dağılımında eşitsizlik vb. bir çok nedeni sıralayabiliriz. Ama tüm bunlar ve daha bir çok nedenler, bir dizi katliamlar yapmayı haklı kılamaz. Bir ülkede aynı anda bir çok alanda kırılmalar yaşanıyorsa, yönetimi elinde bulunduranlar da düşünmeli. Sorunların üstesinden ‘Susun’ demekle gelinemeyeceğini görmeleri gerekir. Kim, hangi taraf, hangi konuda ne arayışı içinde ise, düşüncelerini açıkça, özgür bir ortamda dile getirmelidir. Sorunların örtülenmediği ortamlar en sağlıklı ortamlardır. Özgür tartışmalar, sağlıklı çözümleri de beraberinde getirir.

   Her alanda birbirimize karşı giderek yoğunlaşan tahammülsüzlüğü saymakla bitiremeyiz. Örneğin Diyanet durup dururken toplumsal yapıda ötekileştirmeyi kışkırtacak vaazlar yapmayı neden yeğlemiştir? Bulunduğumuz bölgede acımasız savaşlar varken, farklı kesimlerin yaşam biçimlerini kısıtlamaya yönelik hutbelerin okutulmasını neye yorumlamak gerekir? Hele Türkiye gibi bir ülkede, her kesime İslami yaşam anlayışını dayatmaya kalkışma, zaten çatışmalı bir ortamı daha da kışkırtma değil midir? Yine bir gazetenin sürmanşetten yılbaşı kutlayanlara yönelik tehditte bulunması, bazılarının metropollerde yılbaşı ve Noel kutlamaları aleyhinde bildiri ve broşürler dağıtması, Noel Baba’nın kafasına silahların çekilmesi ve üstelik bu görüntülerin bir propaganda aracı olarak kullanılması, içinden çıkılmaz şiddet sarmalına doğru yol alışımızın işaretleridir. Bu gidişe  ‘Yeter artık’ demenin zamanı gelmiştir.

    Her şiddet olayından sonra bolca demeçler vermeyle, çözümleyici bir noktaya ulaşamadığımız ortada. Hep dışarısı bizim içimizi karıştırmıyor; kendimiz de içimizi karıştırmak için hiçte az çaba göstermiyoruz. Dışarıdan birileri, Nazilli’nin bilmem ne caddesinde volta atanlara Noel Baba’nın başına silah dayayın demedi. Demek ki, içimizden birileri, bazı güçlerin hedeflerine ulaşmasını sağlayacak ortam hazırlamayı kendine görev edinmiş.

    Sokaklarda yılbaşı kutlamaları aleyhine bildiri dağıtanlara ve Noel Baba’nın başına silah dayayanlara bakıldığında, irade sahibi olmadıklarını görmeme mümkün değil. Kapitalist ilişkilerin gelişmişlik düzeyi ile uyuşmayan basitleşmenin açık örneklerini oluşturmakta. Hamasi nutuklarla körleştirilerek sürüleştirilmiş kesimler olduğunu söylersek, daha doğru bir teşhiste bulunmuş oluruz. Geçmişte sekülerizm adına ‘kurtarıcılar’ peşine takılanlar, şimdide İslami değerler adına ‘kurtarıcılar’ aramaya koyulmuş durumda. Her iki tarafın ortak noktası, elit kesimler adına kişilik edinmeden feragat edilmesidir. Geçmişin toplum mühendisliğinden yakınanlar, şimdi farklı bir düzlemde toplum mühendisliği rolünü yüklenmiş durumdalar. Al birini vur ötekine…Ülkemizde bireyin ön plana çıkması, yurttaş düzeyine gelmesi, yani bireyin özne olması için daha çok zamana ihtiyaç var.

Baki Karer

3.01.2017

Gönderen: HAKI KARER | Aralık 30, 2016

Ortadoğu Denkleminde Şengal


Ortadoğu Denkleminde Şengal

   Politik alanda dünyanın en kaygan yeri Ortadoğu’dur. Bırakın yıllık, aylık değişimleri, günlük ve hatta saatlik değişimlerin sahnelendiği bu Bölge’de ayak üstü kalmanın zorluklarını herkes bilir. Ufak bir kıvılcım, hareketlilik, önceden kurulmuş dengeleri yerle bir edip yeni dengelerin oluşmasını sağlayabilir. Bu nedenle siyasetçi olarak ayakta kalma çok zordur. Kimin ne kadar kalıcı, ne zaman ve nasıl gideceği yönünde öngörüde bulunmanın hemen hemen imkansız olduğu bir bölgedir Ortadoğu. Şu günlerde yine en hareketli günlerini yaşamakta; daracık bir sahada birbiriyle kavga eden, yine birbiriyle ittifak yapan ülkeleri saymaya kalkışsak sayfalar tutar. Bu ülkelerin etrafında kümelenmiş paydaş grup ve örgütlenmeler ise, işin cabası. Bu kadar karmaşıklığı biraz sadeleştirecek olursak; bir tarafta Musul kenti ABD öncülüğünde İŞİD’den temizlenmeye çalışılıyor. Diğer tarafta ise Türkiye, İŞİD’e yönelik EL-Bab kasabasında operasyon yapmakta. Basit gibi gözüken bu iki operasyonun arka planını, dünyanın yeniden bölüşümü oluşturmakta. Her iki tarafın içinde taşıdığı değişkenliğe rağmen bu gün için iki ayrı noktada ortaya çıkan mevzilenmenin, dünya için ciddi tehlikeler içerdiğini söylemek mümkün.

   Şimdi herkes pür dikkat bir noktaya eğilmiş durumda; Şengal. Ortadoğu’da devler güreş tutarken, Şengal nereden çıktı ya da Şengal’in önemi ne? Evet, Bölge’de mevzilenmiş olanların devasa güçlerine bakıldığında, Şengal gibi küçük ve üstelikte az nüfusa sahip bir bölgenin üzerinde bunca kıyamet neden kopartılıyor? Bana kalırsa, Şengal, hem Bölge’nin geleceğine yön vermede, hem de G.Kürdistan’ın kaderini çizmede belirleyici diyebileceğim bir öneme sahiptir. Bu biraz da İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin’in Satalingrad’da çizdiği hatta benzer. Hitler güçlerinin bu hattı geçmesi, Moskova açısından bir yenilgi olarak görülür. Şimdi bu noktada şunu söylemek gerekir; Şengal’de kaybeden kesin yenilgiye gidecek, kazanan taraf zaferini ilan edecek. Buradaki zafer sadece askeri açıdan değerlendirilmemeli. Şengal’de elde edilecek zafer, yıllardan bu yana iğne ucuyle elde edilen, kanla ve göz yaşı ile yoğrulmuş kazanımlarla bu günlere gelmiş Kürt Bölgesel Yönetimi’nin, geri dönüşü olmayacak biçimde toprağa daha bir kök salmasını sağlayacaktır. Ya zaferle taçlanacak tavizsiz bir tavır takınılır ya da arkadan saplanmış olan hançerle son nefesin çıkması beklenilir. G. Kürdistan halkı ve onun siyasal önderleri bu gerçeğin bilincinde olduğu kanısındayım.

   Şengal üzerine malum tartışmalar başını almış gidiyor. Tartışmayı başlatanın PKK olduğunu tekrar belirtmeye gerek yok. PKK orada ‘Çaycı Oğlan’, daha açık bir deyimle, Güney Kürdistan Yönetimini arkadan hançerleme görevini bir kere daha yüklenmiş durumda. Ama bu seferki ‘Çaycı Oğlan’cılık biraz farklı kesimlerce finanse edilmekte; arkasında daha çok İran’ın olduğu bilinmekte. ABD’yi de unutmamak gerekir. Ama ABD şimdilik daha çok ‘bekle gör’ taktiğiyle yetinmekte. Ağırlıklı olarak Kerkük petrollerinin pazarlanması konusunda Barzani yönetimine karşı kızgın. Ben birçoklarınca ‘Kürt Bölgesel Yönetimi ABD’yi temel ittifakçı güç olarak görmesi gerekir’ yönlü dillendirilen düşünceye katılmıyorum. Amerika’nın ne kadar güvenilmez ittifakçı bir güç olduğunu Kürt halkı tecrübelere dayanarak bilmektedir. İran’ın desteğini bildiği halde, PKK’nin Şengal’de sorun yaratmasına göz yummaktadır. PKK için yapılan son açıklamalar ciddiyetten uzaktır. ABD Bölge’de ittifak ilişkilerini ve nasıl hareket edeceğini biraz da ağzına burnuna bulaştırmış durumda; baştan, çıkış noktasında umduklarını bulamamanın verdiği şaşkınlığı üzerinden atmış değil henüz.

   PKK Kürt Bölgesel Yönetimi’ni Tahran-Bağdat arasına mahkum etmek için son bir hamle başlatmış durumda. Başarılı olup olmayacağı Mesut Barzani ve hükümetin takınacağı dirençli tavra bağlı. Şu anda Kürt bölgesel Yönetimi Ortadoğu’ya verilmek istenen yani düzenlemede önemli bir rol oynamakta. Barzani ve ekibinin hemen her alanda yürüttüğü başarılı girişimler sonucu, G.Kürdistan merkezi rol oynayan bir konuma gelmiştir. Artık Kürdistan’ı es geçerek Ortadoğu’da politika yürütecek bir devlet yoktur. Süper güçlerin bile destek almak zorunda olduğu bir Kürdistan yönetimi sözkonusudur. Eğer Ortadoğu’da yeni sınırlar çizilecekse, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin onaylayacağı sınırlar çizilecek. Elbette bu durumunun bir adım daha ileri boyutu Birleşmiş Milletler’dir. İşte PKK’nın ‘Brakujî’ masallarını ortaya atıp, bir çok çevreyi de ağına takmasının bir nedeni de budur.

   Biraz uzun olacak ama bu noktada bazı tavırlar üzerine de durmak gerekecek. Şengal’de yaratılmak istenen fiili durumla birlikte ‘Brakuji’ tartışması başını almış gidiyor. Brakujiyi ağzına pelesenk etmiş olanlardan, Kazan Deresi’nde bilerek ölüme gönderilen 2500 genç hakkında olumlu veya olumsuz tek bir kelime veya herhangi bir protesto işiten var mı? Bırakalım Kazan Deresi’ni, daha dün denilecek bir zaman biriminde Şırnak’ta, Cizre’ de, Lice’de on bin gencin katline sebeb olanlar için, ‘15-16 yaşında çocukları ölüme sürüklemeyin’ diye bir çıkışta bulundular mı? Hatta bu on bin gencin bir çoğu arkadan kurşunlanarak katledildi. Demek on bin gencin ölüme götürülmesi karşısında sesini yükseltme cesareti gösteremeyenlerin, Şengal’de ‘Brakuji’ üzerine destanlar yazmaya kalkışmaları pek hayra alamet değil. Bir dost bana telefon açarak ‘Brakuji’ üzerine yazılmış bir makaleyi okuyup okumadığımı sordu. Bir süre sonra makaleyi okudum, makaleyi kaleme alan kişi ve efradı pek tanıdık; yıllardır ‘Derin Devlet’ denilen karanlık güçlerin emirinde faaliyet gösteren ve ‘Apocu gençlik Kürdistan’a izin vermez’ diye bağırıp çığıran Apocu müridin komutası altında çalışanmış. Bunlar aynı zamanda bir ekip. İşte ‘Brakuji’ tartışmalarını ayyuka çıkaranlar bunlar. Çok iyi tezgahlanmış, planlanmış sinsi bir oyun çevrilmekte. İyi niyetli düşünen bazılarını bile ağlarına takmaktadırlar. Sonuçta gerçekler tüm çıplaklığıyla görülecektir. Sosyal şöven örgütlenmelerin bir parçası olanlar, ne zamandan bu yana ‘Brakuji’ kavramına dahil edilmeye başlandı? Her neyse. Türkiye’de ‘Ulusalcı’ diye bilinen takımın alt basamağını oluşturanların, Şengal’de yaratmak istediği fiili durumda başarılı olacağını düşünmüyorum.

30.12.2016

Baki Karer

Gönderen: HAKI KARER | Aralık 21, 2016

Ankara’da Suikast


Ankara’da Suikast

   Bugün Rusya Federasyonu büyük elçisi Andrey Gennadiyeviç Karlov Ankara’da suikaste uğradı. Gelen haberlere bakılırsa hayatını kaybetmiş. Suikasti yapan Çevik Kuvvet polisi. Türkiye açısından çok ciddi bir gelişmedir bu. Bu suikastin amacı, iç dengeleri dizayın etmeden ziyade, uluslararası dengeleri dizayın etmeye yönelik bir girişimdir.

   Özellikle 15 temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye, gerek uluslararası planda, gerekse de Ortadoğu genelinde siyasal alanda yeni atılımlar içine gireceğini belirtmişti. Bir çok alanda atılacak adımların hem Avrupa Birliği’nin hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarına hizmet etmeyeceğini anıştıracak açıklamalar yapılmıştı. Türkiye’nin son bir kaç aydan bu yana attığı her adım, Batı Avrupa ve Amerika tarafından sıkı takip altındaydı. Uçak düşürülmesi olayından sonra iki ülke arasında esen soğuk rüzgar, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Moskava ziyaretiyle birlikte, yerini dostluk havasına terk etmişti. İki ülke arasında barış havasının egemen olması her iki ülkenin çıkarınaydı. Batı ambargosu karşında Rusya federasyonu rahat nefes alırken, Türkiye de hem ekonomik hem de siyasal açıdan sıkışık durumdan kurtulmuş oldu. Özellikle Irak ve Suriye’de ABD tarafından sıkıştırılan, sınırları içine hapsedilmeye başlanan Türkiye, nefes almaya başladı. Fırat kalkanı operasyonu, aslında ABD’ye karşı geliştirilen bir operasyondur. Bu operasyona karşı ABD ve Batı Avrupa’nın yanıtı çok sert oldu. Zaman zaman İŞID, zaman zaman da PKK kullanılarak Türkiye’ye siyasal dayatmalarda bulunuldu. Bombalarla kitlesel katliamlar yapılmaya başlandı. Bu noktada içten eskinin derin karanlık güçleri tekrar devreye sokuldu. Patlatılan bombalarla bir sonuç alınamayacağı anlaşılınca, suikast devreye sokuldu.

   Büyükelçi Karlov’un öldürülmesi Ortadoğu’daki, özelde de Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değildir. Esad’a bağlı ordunun Halep’te tekrar kontrolü ele alması, aslında bir dönüm noktası teşkil eder.Suriye ordusu, Türkiye’nin rızası alınmadan Halep’te kontrolü sağlıyamazdı. Halep’te tam kontrolün sağlanması ve Özgür Suriye Ordusu desteğinde Türk Ordusu’nun El-Bab’a dayanması, ABD ve Avrupa Birliği’nin dışlanması anlamına gelmektedir. Ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devleti’nin Musul politikasına karşı, Halep ve El-Bab’da bir misilleme yapılmış olundu. Amerikanın başını çektiği 64 ülkeden oluşan cephe, Musul’a bir türlü giremiyor. ‘Giremiyor’ değil, girdikten sonra saha üzerinde yapılacak parsellemede anlaşamadıklerı için Musul’dan İŞİD atılmak istenmiyor. Türkiye ve Rusya’nın dışlanma koşullarında ABD ve diğer Batılı güçler eğer Musula girerse, Türkiye de EL-Bab’a girecek ve Musul-Halep hattını oluşturmaya çalışacak. Elbette bu durum, ABD’nin işine gelmemekte.

   ABD ve B.Avrupa, bu misillemenin çemberi genişletildiği anda, kendileri için ciddi tehlikelerin ortaya çıkacağını fark ettiler. Nitekim Rusya, Türkiye ve İran arasında yarın yapılacak toplantı, bahsedilen çemberin genişleyeceği anlamını taşımaktadır. Batılı güçlerin Ortadoğu’da istedikleri gibi hareket etmelerini engellemede, bu girişimin önemli bir adım oluşturacağını söylemek mümkündür. İşte tam da bu noktada, Rusya’nın Ankara büyükelçisi suikaste uğradı. Ne ilginçtir ki ilk tepki gösteren de, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara büyükelçisi oldu. Katilin bağlantıları da dikkate alınırsa, gösterilen tepkinin anlamı daha bir önem kazanır.

   Geinen noktada, yani Karlov’un suikaste uğramasıyla birlikte ok yaydan çıkmıştır. Artık Türkiye, ABD tarafından gelecek zorlamalarla 15 temmuz öncesi konumuna getirilemez. Irak’ta ve Suriye’de ağırlıklı olarak Rusya ile hareket edecektir. Ama yine de ABD’yi sert yöntemlerle veya tümden karşısına almaktan çekinecektir. Ortadoğu’da denge politikasından ziyade, bir adım ileride Rusya ile birlikte hareket etmeyi sürdürecektir. Batılı güçlerin Türkiye üzerinden daha ileri gitmeleri savaşı göze almaları anlamına gelir. Özelliklede Suriye nedeniyle ne ABD’nin, ne de Rusya’nın bir savaşa kalkışması çok uzak ihtimaldir. Şu sıralar sıkça dünya savaşından bahsedilmekte. Günümüz koşullarında iki süper güç arasında ortaya çıkacak dolaylı çatışmaların, dünya savaşına neden olacağını düşünmüyorum. Bunun için bir çok neden var; bu dönemde iki süper güç arasında yapılacak savaşın, konvansiyonel silahlarla sınırlı kalmayacağını bilmek gerekir. Bir de günümüzde müttefiklik anlayışı değişmiştir. Her ülke kendi çıkarlarını önplanda tutacaktır. Her hangi bir ülke yönetimi, müttefik olduğu bir başka ülke için savaşa girmeyi göze alması için halkına hangi argümanlari ileri sürecektir? Değişen toplumsal ilişkiler, yönetimlerin böylesi kararlar almasını engelleyecek konumdadır. Bu gün NATO sadece kağıt üzerindedir. Ne Türkiye, ne de Almanya veya Fransa ABD için Rusya ve Çin’le savaşı göze almaz. Aynı durum Rusya’ya yakın gözüken ülkeler için de geçerlidir. Günümüz koşullarında iki süper gücün etrafında kümelenecek ülkeler arasında ortaya çıkacak bir savaş, bir çok ülkenin yok olmasını getirmeyeceğinin garantisi yoktur. 1910’lu, 1940’lı yılların savaş metotları artık çok gerilerde kalmıştır. Bu nedenle müttefiklik veya birbirini destekleme bir noktaya kadardır. Bu gerçekler bilindiği içindir ki çıkarları çatışan ülkeler, birbirine karşı ulaklarla, bazen de ekonomik ambargolarla sonuç almaya çalışmaktalar.

BAKİ KARER

19.12.2016

Older Posts »

Kategoriler