Gönderen: HAKI KARER | Mart 8, 2012

“hakikatler komisyonu’


 

 

 

‘Hakikatler Komisyonu’

Ve

Hırpıtlaşmış Hırdavatlar

    İbrahim Güçlü, ‘Hakikatlar komisyonu’ üzerine bir makale kaleme almış. Bu makalede Haki Karer’e yönelik kin ve nefretini dile getirmiş.Yazının, sırf Haki Karer’i suçlamak için kaleme alındığı açıkça ortada; atılan başlıkla içeriği arasında bir bağlantının olmadığını, okuyucuların ilk bakışta anlamaması mümkün değil. Tüm toplumu ilgilendiren çok ciddi bir konuyu, en kötü bir biçimde art niyetleri için kullanmaya kalkışacak kadar gayrı ciddi bir davranış sergileme, ancak ve ancak bu zattan beklenilirdi.     

    Bu zat hakkında yazı kaleme alacağımı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Çünkü İbrahim Güçlü denildiğinde, ilk aklıma gelen ellili yılların züccaciye raflarıdır. Malum bu yıllarda züccaciye raflarının ne halde olduğunu herkes bilir. Bu raflarda unutulmuş eşyalara hırdavat denilir.

    Çevre kirliliğini önlemek için, hırdavatların dönüştürülerek yeniden kullanımlarını sağlamaya yönelik araştırma sonuçları üzerinde göz gezdirdiğimde, hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Raflarda unutulmuş hırdavatların üzerindeki tozlalardan, kirliliklerden ayıklanma sürecinde, denizlere atılmış petrol artıklarından daha fazla çevre kirliliği yarattığını hiç düşünmemiştim. Anlaşılıyor ki, ipe sapa gelmez  bir hırdavatın yeniden pazara sürülme çabaları boşunaymış. Bu nedenle toplanan hırdavatlar ayrıştırmaya tabii tutuluyormuş. Ayrıştırılanların bir kısmı, günümüzün teknoliji ile dönüşüme uğratıldığında, yeniden üretimden fazla pahallıya mal olmaktaymış. Dönüştürme sürecinde yaratacakları çevre sorunları da dikkate  alınarak, raflarda çürümeye terk edilmeleri daha uygun görülmüş. Hele hele, içlerinden aşırı derecede hırpıtlaşmış olanları değerlendirmeye bile tabii tutmadıklarını öğrendim.

    Bu kısa yazımda, hırpıtlaşmış bir hırdavatın zoraki pazara sürülme çabaları üzerinde duracağım. Elimden geldiğince yeni neslin bunları tanımasına yardımcı olmaya çalışacağım.  

 

UNUTULMUŞLUĞUN HEZEYANI

 

    İbrahim Güçlü, raflarda unutulmuşluğun verdiği hınçla, Rızgari’ye ait bir internet sayfasında alel acele kaleme aldığı yazılarla önüne geleni karalayıp duruyor. Ne yapacağını şaşırmış, yolunu kaybetmiş acemi seyyahlar misali pusulasız, eline verilen değnekle yön tayin etmeye çalışıyor. Böylesi perişan hallere düşmüşlüğünü bir türlü kabullenemiyor. Öyle ya, daha düne kadar İran dağlarında gerillacılık oynuna kaptırmıştı kendini. Topladığı 15 bilemedin 16 yaşındaki çocukları çeşitli vaadlerle kandırarak İran dağlarına sürdüğünde, Stockholm’ün, Berlin’in ve Paris’in lüks dairelerinde iş görüşmeleri yapmakla meşguldü.

    Avrupa kentlerinde kazıklı Voyvoda edasıyla dolanıyordu. Kazıklı Voyvoda edasının nereden geldiğini soracak olursanız, bilindiği üzere, önce Kürtlükten Türklüğe sonraları da Türklükten tekrar Kürtlüğe geçiş yapmasıdır. Baba evinde Kürtçe konuşulması hiç de önemli değil, önemli olan doğduğu ve yetiştiği alanda hangi kültürün egemen olduğudur. Küçüklüğünden ititbaren Türk kültürüyle büyüdüğü inkâr edilemez. Ama yetişkin olduktan sonra toplumda yer edinme ve bir de buna kişisel çıkarlar eklenince, işin rengi değişiyor. Yani kişisel çıkarlarından dolayı birden Kürtlük aklına geliyor. Yıllardan bu yana Kafkas ve Balkan asıllı göçmenlerin milliyetçiliğinden Türk halk ne çekmişse, sonradan Kürtlüğe geçiş yapanların milliyetçiliğinden de Kürt halkı onu çekmiştir ve halen de çekmektedir. Her iki tarafın bir nevi dönmeleri aslında birer Voyvoda’dır. Güçlü’ün savunduğu milliyetçiliğin aşırı saldırgan oluşu aslında buradan kaynaklanmakta. Bay için bu, içinden çıkılmaz bir paradokstur. Alışmış kudurmuştan beterdir derler, alışmış bir kere, bu yaştan sonra da bu alışkanlığından vazgeçeceğini hiç sanmıyorum.

 

LUMPEN MİLİYETÇİLİĞİ

 

    Ezilen halkların milliyetçiliği klasik sömürgecilik sisteminin etkinliğini kaybetmediği dönemde kabul edilebilinirdi, hatta 1970’lerin ortalarına kadar da bir ölçüde mazur görülebilinirdi. Ama içinde yaşadığımız 2000’li yıllarda, dünya genelinde egemen olan ekonomi-politik ortamda, bir halkın içinde bulunduğu statü ne olursa olsun, milliyetçiliğin hiçbir halka en ufak bir yarar sağlamayacağı ortadır. İbrahim Güçlü’nün bunu kavrayabilmesi için 25-30 yıl daha geçmesi gerekir; o zaman da üzerinde biten bodurların kırtıçlaşmış yaprak hışıldılarıyla ‘yanlış yaptım’ demeye çalışır ama kimse bir şey anlamaz. Türk kültürüyle yatişmiş, aynı anda hem İsveçli, hem de Kürt olduğunu iddia eden bir kişiden farklı bir beklenti içinde olunması abesle iştigaldir. Bunca ileri yaşına rağmen, kimlik sıkıntısı çekmekte.

    Bir dönem İstanbul’dan Paris’i ziyarete gelen Türk elitleri, pup ve lokantalara gittiklerinde, Türküm demeye utanırlardı ve yöneltilen sorular karşısında eveleyip gevelerlerdi. Genellikle ‘İstanbul’un Avrupa yakasından geliyorum, Avrupalıyım’ derlerdi. Yani Avrupalı olmayı bir marifet sayarlardı. Türkiye’ye dödüklerinde ise onlardan daha müthiş ‘vatansever!’ ve milliyetçi! yoktu. İbrahim Güçlü de bu nedenden dolayı ailecek tası tarağı toplayıp İsveç’e kilim sermekle kalmamış, bir de İçveçli, yani Avrupalı olmuş, kelbaşa tarak misali. Tüm ailesini İsveçli yaptıktan ve yine ailesi için her türlü garantiyi sağladıktan sonra dönmüş ülkeye, sağa sola milliyetçilik, hatta pan Kurdilik yapmaya devam ediyor. Savunduğu milliyetçilik, o bilinen tarzda klasik bir milliyetçilik olsa, belki sesimizi çıkarmazdık ama hiçte öyle değil; benzeştiği malum İstanbul elitlerinin lumpen milliyetçiliğini, Kürt halkı içinde yaygınlaştırmaya çalışıyor.

    Lumpenleri, serkeşleri, polis muhbirlerini, kaçkınları Ala Rızgari içinde örgütleme çabalarını bilmeyen yoktur. En yakın arkadaşlarıyla ters düşmesinin bir nedeni de bu idi. Örgütlenmede lumpenleri, serkeşleri temel aldığı için kısa sürede darmadağın oldu. O günden bu yana savunduğu görüşler doğrultusunda bırakın on kişiyi, üç kişiyi bile bir araya getirmekten aciz olduğu herkes tarafından bilinmekte. Bu acizliğin en önemli bir nedeni de, ömrü boyunca istikrarlı bir çizgiye sahip olamamasıdır. Dostlar pazarda görsün misali, siyaset adına zaman harcayarak ömür geçiriyor.  Diyarbakırlı işsiz Hüso’nun her sabah konken oynamak için kahveye gitmesi toplum açısında ne anlam taşıyorsa, İbrahim Güçlü’nün Kürt politikasıyla ilgisi o kadar anlam taşıyor. Çocukları İran dağlarına sürerek gerillacılık oynayan birinden, herhangi bir biçimde ciddiyet bekleme zaten olanaklı değil.

    Lumpenleşmiş milliyetçiliğe mahkum oluşunun bir nedenide, bir efendinin egemenliğine diğer bir efendinin egemeliğini tercih etmesidir. Biz efendi değiştirerek bir halka demokrasi ve özgürlük getirilemeyeceğinin kavgasını verirken, İbrahim Güçlü denilen zat, efendiler arasında tercih yapmanın yarışı içinde İran’a kamp kurmuştu. Bekea’da aldığı feyizler sonunda uzaktan kumandalı ‘gerillacılık’ oynamaya kalkışmıştı, olmadı; topladığı 15-16 yaşındaki çocuklar bir süre sonra ağlayarak yollara dökülmüştü, bunlardan 12 tanesini perişan halde yok olmaktan ben kurtardım. Irak’a ayağımı basar basmaz ilk karşıma çıkan sorun bu olmuştu, sağ sağlim Türkiye sınırlarına ulaşmasını sağladım. Yoksa kurtlara kuşlara yem olacaklardı. İbrahim Güçlü acaba bunlardan haberi var mı? Bu çocukların Türkiye’ye geçtikten sonra akibetleri hakkında en ufak bir bilgi sahibi oldu mu? Hiç sanmıyorum. Kendi çocuklarını korumada son derece hassas olan bu zat, halkın çocuklarını ateşe atmakta bu derece pervasız davranması lumpenlik değil de nedir? Bay için hiç önemli değil, nasıl olsa ölecek olanlar kendi çocukları değil. Kürtçü ve milliyetçi olduğunu iddia eden bu kişi, kendi çocuklarının ve kardeşlerinin Diyarbakır’ın ortasına miting, yürüyüş veya herhangi bir protestoda bulunmalarına niçin engel oluyor acaba? Lumpen milliyetçiliğinin mantığı şu; aman benim çocuklarıma, kardeşlerime herhangi bir zarar gelmesin de  ne olursa olsun…Yani kan ve ceset üzerinden ticaret ancak böyle yapılır.

    Önder olduğunu iddia eden böylesi birine hangi Kürt inanır? Kürt halkının bu türlere inanmadığı ve güvenmediği açıkça ortada. Şimdilerde iki lakırdı yapabilmek için gün boyu yerel veya ulusal yayın yapan kanallardan telefon bekliyor. Sağa sola sordum, televizyon kanallarına misafir edilme şansına, Kemal Burkay’ın dönüş yapmasından sonra sahip olmuş. Bence Kemal Burkay’a şükretsin, yoksa böyle bir isimde birinin olduğunu halk hiç bilmeyecekti. Diyarbakır’ın kuytularında unutulmuş ve günlerini saymaya çoktan mahkum olmuştu. Hiç olmazsa birkaç kare görüntüyle yaşadığı bilinmiş oldu.

 

KÜRT SORUNU ÜZERİNDEN TİCARET

 

    Evet, İbrahim Güçlü’nün geçmişini biraz daha irdelemekte yarar var sanıyorum. Kişisel çıkarları için siyasete atıldığı andan itibaren izlediği grafik lumpenleşmiş örgütlenme anlayışında ısrarlı oluşunun grafiğidir. Lumpen örgütlenme anlayışana sahip olmanın verdiği sorumsuzlukla, rüzgarın önüne kapılmış sonbahar yaprağı misali, bakın ömrü boyunca nasıl savrulup durmuş: Önce Türkiye işçi Partisi’ne girmiş, bir yerlere gelemediği için ayrılmış. Sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na girmiş, bir süre sonra burayı da beğenmemiş, Rıgari’ye  kapağı atmış. Sonra Rızgari’den de ayrılmış, Ala Rızgari diye bir grup kurmuş, lumpenleri, serkeşleri örgütlemede ısrarcılığından dolayı başarılı olamamış, alelacele Yekîtiye Sosyalist’te çalışmaya başlamış fakat burada da sebat etmemiş. Yekîti Ala Rızgarı adı altında bir kez daha grup kurma  denemesinde bulunmuş ama fıyasko ile sonuçlanmış. Bu sefer kapağı atmış Hevgırtın-KDP’ye. Buradan da darbe yemiş olcak ki Hak ve Özgürlükler Partisi’ne katılmış, ciddiye alınmadığını farkedince, Kürt Ulusal Birlik Hareketi (TEVKURD) ismiyle yeni bir çıkış denemesinde  bulunmuş, o da olmamış… İşte, pan Kürdizmi savunan ve ampirik bakış açısıyla ‘Kürdi bilinç’le hareket ettiğini söyleyen İbrahim Güçlü’nün biyografisi, kısaca budur. Pek yorum gerektirdiğini sanmıyorum. O kadar başarısız ki, her tepeye tırmanış girişiminde başına taş düşürerek yere uzanmış… Bu tablo, lumpen ve serkeşleri örgütlemede ısrarcı oluşu sonucu, takıldığı her yerden nasıl kapı dışarı edildiğinin tablosudur. Yani başarısızlığının resmidir. Yaşamında bu derece başarısız olmuş birinin, kin ve nefret duygularıyla önüne gelene saldırmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.

    İbrahim Güçlü’nün ailesi ve aile yaşantısı hakkında bilgi sahibi değilim. Aile yaşantısı beni hiç ilgilendirmiyor. Ama insan bazı noktaları da sormadan edemiyor; örneğin herhangi bir biçimde ticari evliliğe ya da evliliklere aracı olmuş mudur? Eğer olmuş ise, ticari evlilikler kurulmasından ne gibi çıkarlar sağlamıştır? Daha iyi tanınabilmesi için böylesine ciddi sorunlara açıklık getirmesi gerekir.

    Çocukları, yakalarına yapıştırdıkları lumpen rozetleriyle kameraların karşısına geçip, ‘lumpen oldum’ diyerek pozlar vermiş midir, vermemiş midir? Lumpenlikle övünen çocukların babası olmanın duyguları üzerine bir makele yazmasını öneririm.

    Geçmeden bir noktaya daha değinmek zorundayım. İbrahim Güçlü ve ailesi, ulaştığı ekonomik ve parasal gücün kaynağını Kürt halkına açıklamak zorundadır. Ailesi ve afradı elde ettiği hangi kazançla İsveçte milyonluk iş yerlerine sahip olmuştur. Bir dönemler birlikte hareket ettiği insanların verdiği bilgilere bakılırsa, Falun denilen bir yerde işlettiği milyonluk işyerlerini nasıl almıştır. Bunlar ve benzeri konulara ‘Kürdi bilinç’le açıklık getirebilirse, belki birkaç kişiyi bir araya getirme fırsatına nail olabilir. Hem böylece, yaşamında ilk defa, basacağı bir zemin elde etmiş olur.

 

 BAKI KARER

2012 01 08

 


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: