BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ

BEŞİKÇİ KÜRTÇÜLÜĞÜ

YA DA

BİR TÜRKÜN KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ

 

 

 

Bu yazımın başlığını ‘Üsküdar’da Sabah Oldu’ koyacaktım ama güncel bir konu irdeleneceği için bunun pek uygun olmayacağını düşündüm. Daha açık bir isim altında konunun irdelenmesine karar verdim. Bu nedenle makaleme ‘Beşikçi Kürtçülüğü ya da Bir Türkün Kürt Milliyetçiliği’ başlığını koydum.

Öttürülen borazanla Üsküdar’da sabah olduğunu tüm yolçular farketti. Bu sefer ki borazan biraz farklıydı; bir ucu İmralı’da bir ucu Üsküdar’daydı.

İmralıdan üflenen borazan sesine karşı her telden bir tepki geldi.Oysa işler gayet ‘yolunda’ gidiyordu; şimdiye kadar alan da memnundu veren de. Kompartımanlarda oturanların çoğu sabah şafağının sersemliliğiyle adeta ne yapacağını şaşırmıştı. Herkesin birbirine sorduğu tek bir soru vardı; neden terkedildi?

Bugüne kadar istenildiği gibi yönlendirilen İsmail Beçikçi’nin kalemine artık ihtiyaç duyulmuyordu. Yıllarca kullanılan kalemin ortaya çıkan yeni koşullarda gereksiz olduğu ilan edildi.

Terkedilme karşısında şaşkınlığını gizleyemen İsmail Beşikçi, ‘Hayal kırıklığına uğradığını’ açıklamakla yetindi. Belli ki, panikleme, korku vardı. Çünkü yapılan açıklamayı ‘tehdit’ olarak kabullenmişti. Aslında terkedilmeyi bir türlü hazmedememe sözkonusuydu. Hangi biçimde olursa olsun yollar ayrılmıştı bir kere.

Tartışılması gereken İsmail Beşikçi ile yolların ayrılma noktasına neden gelindiğidir. Bu sorun ‘tehdit’ hay-huy’larıyla ört-bas edilemez. Çünkü bu güne kadar  çok insan tehdit edildi, çok insan da katledildi. Beşikçi ise bu tehditleri ve cinayetleri her alanda ve her biçimde destekledi. Hatta katledilmiş insanların arkasından, kendilerini savunma imkanlarının olmadığını bile bile her türlü hakareti yaptı. Üstelik hızını alamayıp yaşayanları da ‘Ölüler’ listesine ekledi. ‘Yeni tanrılar’ yaratmanın önünde diyelenlerin hepsi ‘hemen katledilmeli’ diye sağa sola mesajlar gönderdiğini unutmuş olamaz. Acaba halen gecenin sessizliğini bozacak ‘mutlu’ haberler peşinde mi? Umarım listesine aldıklarının tümünün üzerine çizik atamaz.

‘Sosyolog’ yaptığı ‘araştırma ve incelemelerde’ nasıl oldu da yol ayrımına gelindiğini görememişti?  Bence çözümlenmiş bu düğümün üzerinde durmak gerekiyor.  Acaba hareket ettiği sahayla ilgili araştırmalarında mı yoksa eline sıkıştırılmış ‘teorik’bilgilerin irdelenmesinde mi hatalara düşmüştü? Sahayla ilgili yaptığı araştırmalarda elde ettiği bulguları yeterince irdeleyemeyip yanlış teorik sonuçlara mı ulaştı? Ya da saha incelemesiyle yetinip, bulgularını ‘teorik’ araştırmalarla beslemeyi mi ihmal etti? Veya Türkiye genelinde egemen olduğu gibi siyaseti sosyal bilimin önüne çok mu çıkarmıştı? Bel ki de, Comte pozitivizminden çok Durkheim’i tersinden yorumlayarak Öcalan tapıcılığına başlaması Beşikçi’nin terkedilişini sağladı. Oysa Comte’nin sıradanlaşmış başeğiciliğiyle yetinseydi hiç bu kadar dikkat çekmeyecekti. Ama radikal tapıcılığın, putlaştırıcılığın öncü figuranlığına oynaması ister istemez işleri biraz bozdu. Daha doğrusu, ‘Tanrı’nın belirlediği kuralların dışına çıktı.

Beşikçi masa başında korelasyon katsayılarını arttırarak ‘mit’ yaratma çabalarının sonuçlarını almıştır. Bu derece ciddi bir sorunu salt ‘tehdit’le geçiştirmeye kalkma ciddiyetle bağdaşmaz. Evet, gelinen noktada Beşikçi yeni bir ‘sosyal araştırma stratejisi’ oluşturmak zorunda kalmıştır. Acaba bundan sonra salt olgulara vurgu yapmaktan vazgeçip aklın eleştiriciliğini mi temel alacak yoksa tam bir teslim bayrağı çekerek, yeni ‘araştırma ve incelemeler’i sonucu irrasyonelizmle arasındaki köprüleri daha mı sağlamlaştıracak? Bekleyip göreceğiz.

Bir diğer nokta da,Ziya Gölkap’a benzetilmeye neden bu kadar isyan edildiğini bir türlü anlamadım. Karşılaştırmanın farklı bir zeminde ele alıp incelenmesi gerekirken, birden bire etnik kökene indirgenerek, sığ bir zemine çekildi. Kimi ‘Beşikçi’nin köken sorunu yoktur’, kimi de ‘Kürt ideologodur’ dolayısıyla ‘Gökalp’la karşılaştırılamaz’ demeye başladı. Oysa, kimse Beşikçi’nin Türk bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini inkȃr etmiyor, yani kimse ‘Türk değildir’ diye bir tartışma yürütmüyor.

Bu noktada Beşikçi’den beklenen kaçamaklı yanıtlar değil,meslektaşı Gölkalp’la arasındaki farklılıkları ortaya koyan bir tavır beklenirdi. Hiç olmazsa yeni dinler yaratma peşinde olmadığını, sırf olgulardan hareket ettiği için sosyolojik hatalara düştüğünü açıkça  söyliyebilirdi.

Ziya Gölkap Rıza Nurl’a çalıştığı için ‘iktidarın adamı’ olmakla da eleştirilmiştir. Beşikçi’de  Öcalan’la çalışarak ‘sosyolojik araştırmalar’ yapmış ve böylece egemen güçlerin bir kanadı yanında,daha açık bir ifadeyle, devlet yönetiminde bulunan bir tarafın yanında yer aldığı için eleştirilmekte. Bu ortak benzerliklere karşı acaba bir diyeceği yok mu? Hele her ikisinin pozitivizmciliği,tarihi yorumlamalardan hareketle çıkarsamalarda bulunmaları başlı başına tartışılması gereken konu. Sonuç olarak şunu söyliyebilirim; Biri Türkçülük yapmışsa diğeri de Kürtçülük yapmştır. Bu noktada kökenin hiç önemi yoktur. Sonuçta her ikisi de İttihat Terakki geleneğinin adamıdırlar. Ama bir farkla; biri öncü, diğeri takipci.

Bakı karer

10/01/2009

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: